Malatya Lider Gazetesi
HV
14 EYLÜL Pazartesi 18:34

TARİH PİKSELLERİ DEĞİL,ŞAHSİYETLERİ YAZAR

EMRAH FIRAT EĞİTİM UZMANI
EMRAH FIRAT EĞİTİM UZMANI

"Arkamızda deniz gibi bir düşman, önümüzde ise düşman gibi bir deniz var!"

Diyordu Tarık Bin Ziyad; İspanya kıyılarında gemileri arkasında alevler içerisinde bırakırken...

Tarihi bir nutuktu bu; Visigot Kralı’nın kendi ordusundan katbekat büyük dalgalarına karşı... Elinde tek bir kılıç vardı: Doğruluk ve sabır.

Bu kılıç öyle bir savruldu ki, sadece deniz gibi bir orduyu değil, Avrupa'nın Orta Çağ karanlığını da yere serdi. Yerini bilim, kültür ve tefekkürün aydınlığına bırakarak...

Sonrası ise hüzün...

Ritmik bir tekrarın getirdiği yenilgiler ve terk ediş. Endülüs’ü, İspanya’yı, medeniyeti...

Zaten tarih denilen gerçeklik; tefekkürün, tekerrüre galibiyeti değil midir?

Şehzade Mehmet, 21 yaşında gemileri karadan yürütürken sıradan bir taktiği tekrarlamıyordu; arkasında Akşemseddin’in ufkunu aşan tefekkürü vardı.

Abbasiler’de bugün algoritmaların temeli olan "0"ı bulan Harezmi’nin zekası; Selçuklu’da Nizamülmülk’ün kurduğu akıl iklimi; Endülüs’te Batı’ya ışık saçan İbn-i Rüşd’ün birikimi hep aynı hakikati haykırıyordu.

Ne zaman ki tefekkür yerini tekerrüre bıraktı; işte o zaman çöküş kaçınılmaz oldu. Kütüphaneler yakıldı, nehirlerde kan ve mürekkep aktı...

İspanya kıyılarından günümüz hakikatine dönelim:

Önümüzde bizi ilmek ilmek bağlamış bir piksel medeniyeti, arkamızda ise düşman gibi bir tekerrür denizi...

Sürekli kendini tekrarlayan bir akış, çok hızlı görünen ama ilerlemeyen koca bir patinaj...

Bizim rolümüz ise hız ve haz eşliğinde mükemmel bir tüketici olmak...

Düşünmek mi?
O artık algoritmaların işi!

Düşünmek algoritmalara kaldıysa, bize de Turgut Uyar’a uymak düşer artık:

"Seni tuttum bu kentin üstüne diktim,
Gidecek bir yerimiz yoktu göğe bakalım..."

Duralım...
Göğe ve gökteki güneşe bakalım.

Her gün aynı ritmik hareketlerle hiç şaşmayan bir tekerrür müdür bu, yoksa muazzam bir tefekkür mü? Şayet güneş, kendine tayin edilmemiş başıboş bir menzile sahip olsaydı, evet, bu sıradan bir tekerrür olurdu. Ama o tayin edilen menzilden, saniye şaşmayan o ritimden ne doğuyor biliyor musunuz?

Mevsimler doğuyor;
ilkbahar, yaz, kış...
Ve en nihayetinde hayat doğuyor!

İşte bu yüzden gökyüzündeki o nizam, asla kuru bir tekerrür değildir.

O; ilahi bir bilincin gözle görülür hale gelmesidir.

Eğer o ritmin arkasında bir şuur varsa, aynı tuğlaları üst üste koymak artık sıradan bir işçilik değildir; bir inşadır, tasarımdır, mimaridir.

Bir dervişin zikri gibi...

Peki ya bizim yazımız, kışımız belli mi?

Bizim baharımız nerede?

Bizler hangi bilince, kimin tuğlasına dayanarak bu modern dünyada savruluyoruz? Kafamızı gökyüzüne kaldırdığımızda bize her gün tefekkürü haykıran bir güneş bile bizi kendimize getirmiyorsa, biz neredeyiz?

Milyarlarca insanın parmak izi bile birbirinden farklıyken, ruh dünyamız parmak ucumuzun hangi vadilerinde tektipleştirildi?

İşin en acı tarafı da bu:

Bizi sanal dünyada hiçleştiren, ruhumuzu tüketen şey; milyarlarca emsaline benzemeyen o eşsiz parmak uçlarımız!
O ilahi mühür...

Ve o ilahi mühür ile dijital köleliğimizin damgalanışı...
Nasıl bir oyun ama, nasıl bir kumar?

Dijital dünyanın sahte ağlarıyla özümüzü örtmeye devam mı edeceğiz?

Başkalarının projelerinde verileri sağılan birer veri işçisi olmak ne zamana kadar?

Unutmayalım ki tarih pikselleri değil, şahsiyetleri yazar.
Pikseller takvimin içinde birer sayı olarak kalır; şahsiyet ise o sayıları tarihe dönüştürür.

Bir zamanlar başkasını tekrar eden sanayimizden, bugün kendi özgün alanını oluşturan Milli Teknoloji Hamlemiz gibi...

Bizler bugün sadece Bayraktarlar ile İHA’ların, SİHA’ların uçuşunu mu izliyoruz yoksa; piksellerin şahsiyete, şahsiyetin tarihe ve medeniyete dönüşüşünü mü?

Medeniyet birikimimiz bizleri dijital dünyanın tekerrür sarmalının dışında tutacak kadar muazzam iken, bizler ekranların esiri değil, teknolojinin fatihi olmak zorundayız!

Bu tekerrür; ellerimizde, zihinlerimizde ve kalplerimizde yeniden tefekküre dönüşmelidir.

Ekranların bizi yönettiği değil, bizim akılla ve ahlakla ekranları yönettiğimiz bir uyanışa ihtiyacımız var.

Gelin, bu durakta hep birlikte duralım. Ritmi takip eden değil, ritmi belirleyen olalım.

Tekerrürün mekanikliğinden sıyrılıp tefekkürün asaletine hicret edelim.

Üretelim, sabitelerimiz ile çağın dinamizmini birleştirip bu zorlu sınamayı doğru okuyup çağın sahibi olalım.

Tıpkı Fatih'in yıkılmaz surları ve geçilmez suları doğru okuyup, şahi toplarının inovasyonu gibi dövelim biz de yeni çağın kapılarını..

Kökleri mazide, istikameti atide bir gençlik olarak; bu sası karanlığın boynuna bir gül bırakalım...

YORUMLAR
DİĞER YAZILARI HANGİ SUYUN SAKASIYIZ?