Malatya Lider Gazetesi
HV
14 MAYIS Perşembe 18:39

FISILTI GAZETESİ

REMZİ ÖNEL
REMZİ ÖNEL

 

Bazı şeyler olur. Sonra onları anlamlandırmaya çalışırız. Ama anlam dediğimiz şeyin ne kadarı bize ait, ne kadarı başkaları tarafından üzerimize giydirilmiş bir elbisedir, bunu nadiren sorarız. Çünkü zihinlerimize fısıldananlar, zamanla bize kendi düşüncemizmiş gibi gelir. Algı, gerçeğin önüne geçer. Hatta bazen onun yerini tamamen alır. Tarihi değiştiren bazı olayları düşünün. 11 Eylül saldırıları... Dünyanın en gelişmiş hava savunma sistemine sahip ülkesine, yolcu uçaklarıyla yapılan bir saldırı. Ardından başlayan savaşlar, yeni güvenlik yasaları, yitirilen özgürlükler... Her şey öylesine hızlıydı ki, kimse durup "Bu kimin işine yaradı?" diye sormadı. Olayın etkisi değil, algısı yönlendirdi dünyayı. Tıpkı pandemi gibi. Elbette gerçek bir krizdi. Ama onun yönetilme biçimi, topluma yüklenen korkular, oluşturulan küresel birlik duygusu ve ardından gelen dijital dönüşüm... Bunların hiçbiri kendiliğinden gelişmiş olabilir miydi? Maskelerin arkasında yalnızca virüs korkusu değil, denetim altındaki yeni bir toplum modeli mi inşa ediliyordu? Ve her büyük olaydan sonra, birileri daha güçlü çıktı, birileri daha sessiz kaldı. Bu bir tesadüf müydü? Siyaset de bu kurgunun dışında değildir. Hatta çoğu kez merkezindedir. İnsanlar bir lideri desteklediklerinde, çoğu zaman onun fikirlerini değil, medya tarafından servis edilen imajını benimserler. Liderler artık fikir taşıyan kişiler değil, birer ambalajlı marka gibidir. Nelson Mandela bir dönem halkı tarafından yalnız bırakılmıştı; sonra aynı halk onu “efsane” olarak selamladı. Değişen Mandela değil, onun toplumsal algısıydı. Zelensky... Bir komedyendi. Ama savaş patladığında, dünya sahnesine "kahraman lider" olarak çıktı. Gerçek kişiliği mi değişmişti, yoksa medya onun portresini mi yeniden boyamıştı? Ve şimdi, Türkiye’de yeni bir tartışma var: "Mutlak butlan", "kayyum", "seçilmiş ama yetkisiz belediye"...Yasal zeminli gibi görünen bu tartışmaların, aynı zamanda sessizce yürüyen bir fısıltı etkisi var. Toplumun zihnine şu cümle sızdırılıyor: "Sandık var ama anlamı değişebilir..." "Seçiyorsun ama karar senin olmayabilir..." Bu fısıltılar çoğaldıkça, güven azalır. Belirsizlik normalleşir. Ve şu anda bu fısıltılar CHP’nin başına geldi. Her dönemde önce bir duygu pompalanır: korku, umut, öfke, merhamet…Sonra bu duygunun yönü belirlenir. Kime yöneltilmesi isteniyorsa, medya o hedefi işaret eder. Ve biz, özgür irademizle değil, güdülenmiş tepkilerle hareket ederiz. Tıpkı Arap Bahar’ında olduğu gibi. Bir seyyar satıcının kendini yakmasıyla başlayan süreçte, milyonlar sokağa döküldü. İlk anda bir özgürlük fısıltısı yayıldı. Ama o fısıltının sonunda ya yeni diktatörler geldi ya da ülkeler parçalandı. Özgürlük mü kazanmıştı, yoksa kaos mu kolaylaştırılmıştı? Bazen bir mağdur yaratılır, sonra o mağdur bir kahramana dönüştürülür ve ardından iktidara getirilir. Senaryo tanıdık: önce sessizce yayılan bir fısıltı, sonra kitlesel yönelim. Tüketim kültüründe de benzer şeyler oluyor. Bir kahve zinciri yalnızca kahve satmaz; onunla bir yaşam tarzı, bir statü, bir “ben kimim” hissi fısıldanır. Suyun şişelenmiş hali, gerçekten musluk suyundan mı üstün? Yoksa sadece “temiz”, “elit” ya da “markalı” olduğu fısıldandığı için mi değerli? Bugün seçimler yapıyoruz. Oy veriyoruz, alışveriş yapıyoruz, tepki gösteriyoruz. Ama bu kararları gerçekten biz mi veriyoruz? Yoksa çoktan başkaları tarafından belirlenmiş seçenekler arasında seçim yapmaya mı mecbur bırakılıyoruz? Ve en temel soruya geliyoruz: Bu düşünce bana mı ait, yoksa yalnızca zihnime bırakılmış bir fısıltı mı? Eğer düşüncelerimizi kontrol etmezsek, kimliğimiz bize ait olmaz. Ne oylarımız ne alışverişlerimiz ne de inançlarımız… Her şey, ustaca kurgulanmış bir düzenin içinde, bize biçilen rolleri oynamaktan ibaret kalır. Belki de büyük gerçek şudur: Gerçek diye bildiğimiz şey, iyi kurgulanmış bir fısıltıdan ibarettir.

 

YORUMLAR