“Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz; ihmal ettiğiniz nesil, imar ettiğiniz şehri tahrip eder.”
Diyor Turgut Cansever, şehir felsefesinde...
Dışarıya karşı; derinlikli, akıllıca ve gurur verici bir tahkimatımız var. Bunu destekleyen çok güzel bir teknik ilerlemeye de sahibiz.
Lakin biz bu ilerlemeyi iç dinamiklerimiz, sosyal ve ruhani zenginliğimiz ile birleştirip derinleştiremezsek, bir süre sonra birçok konuda ağır bir anlam kaybı yaşamaya mahkum olacağız.
Artık içeriyi; hem bireysel hem de toplumsal olarak tahkim etmenin zamanıdır.
Bir akıştır gidiyoruz... Bir çılgınlıktır yaşıyoruz...
Sadece ülke olarak değil:
Yani bölgesel değil, küresel:
Fiziksel değil, zihinsel bir işgalin konusuyuz..
Hâdiseleri esefle izliyoruz. Ancak bu durum ümidvar olmamıza veya sefer halinde bulunmamıza asla engel değil elbette.
Bu sadece bir durum tespiti; daha iyiye çıkış yapabilmek için bir durak, bir farkındalık arayışı...
Lakin korkumuz şu:
Buzdağına çarpacak bir gemide, buzdağına çarpmaya razıyız. Yeter ki buzdağını gemimiz sanıp, gemiden savrulup buzların üstüne düştüğümüz zeminden, gemiyi unutmayalım!
Çünkü çıktığımız seferi, nefsani zaferlere teslim edersek, işte esas tehlike budur.
Maalesef okullarda yaşanan olaylar,
Hırs, tamahkarlık, kanaatsizlik ve sairler...
Sanırım geminin buz dağına çarpmasından ziyade, buz dağında savrulduğumuz buz zeminlerin, artık gemimiz sanılmasının hikayesine dönüşüdür.
O halde uyanmanın vaktidir diyorum!
Neye uyanmanın peki?
1- Hızlı insanların hızlılığı, dürüstlüğünden daha da önemli olmadığına!
2- Liyakatin, vaziyeti kurtarmadan daha derinlikli ve nitelikli olduğuna!
3- Para, lobi ve makamdan gelen gücün modern cahiliye adeti olduğuna!
Maalesef okullarda yaşanan acı olaylar, yükselen bireysel hırslar, tamahkarlık, kanaatsizlik, merhametsizlik ve daha nicesi...
Tüm bunlar gösteriyor ki mesele artık geminin buzdağına çarpması değil; buzdağının gemi sanıldığı bir illüzyon hikayesine dönüşmesidir.
Bugün gerek özel yaşamda gerekse kamusal alanda yaşadığımız aşınmanın, bozulmanın ve terazinin şaşmasının yegane sebebi de bu..
Çünkü;
* İlmi, irfandan ayırıp put yaptık,
* Sevgiyi, muhabbetten ayırıp put yaptık,
* Parayı, araç olmaktan çıkarıp put yaptık,
* Hizmeti şöhrete çevirip put yaptık...
Putların bu derece çoğaldığı bir iklimde, çocuklara da; geleceğe de daima birer "nesne" gözüyle bakılacaktır:
Beton gözüyle, harç gözüyle...
Yani imar gözüyle, rant gözüyle...
Peki ya ihya?
İhya, ne yazık ki çarptığımız o buzdağının zirvesinde kaldı.
Hızlı ve çabuk adamların eline düştü; çamurdan heykeller yapıp yapıp vaziyeti kurtarıyorlar.
Buz dağından, gemiyi hatırından çıkarmayanlara ise selam olsun...
Makam, konfor, para için hızlı ve çabuk adam olmayan, olamayan ve bunun için bedel ödeyen:
Fırtınanın ortasında yönünü yitirmeyenlere, pırıltılı buz dağlarının illüzyonuna kanmayıp rotayı ve hakikati muhafaza eden o sessiz ve yalnız, garip çoğunluğa selam olsun...