İnsan, hayatın ne kadarını kendisi yaşar?
Sabah kalktığında zaman kimin?
Akşam yorgun düştüğünde geriye kalan ne?
İnsan kendi hayatının sahibi mi, yoksa onu parça parça devreden bir kiracı mı?
İşte, bizim hikâyemiz birazda burada başlıyor.
Sosyoloji buna emek-sermaye ilişkisi diyor ya da çatışması…
Bu, yalnızca bir ekonomi sorunu değil.
Bu, insanın kendisiyle/toplumla kurduğu ilişkinin hikâyesi.
Marx buna “yabancılaşma” diyordu.
İnsan ürettiği şeye yabancılaşır, sonra yaptığı işe, sonra kendine…
Bugün sanki bu zincir biraz daha uzamış gibi.
Artık sadece yaptığımız işe değil, yaşadığımız zamana da yabancıyız.
Eskiden hikâye daha sadeydi.
Bir fabrika vardı.
İçeride çalışanlar, dışarıda bizi bekleyen bir hayat…
Kim neyi satıyor, kim neyi alıyor belliydi.
Şimdi öyle mi?
Masada oturuyorsun, bilgisayar açık.
Evdesin ama iştesin.
İştesin ama aslında hiç çıkamıyorsun.
Çalışma ile hayat arasındaki çizgi silinmiş gibi.
Garip hem de çok garip,
Herkes çalışıyor.
Herkes emek veriyor.
Ama kimse kendine ben işçiyim demiyor.
Antonio Gramsci bunu rıza üzerinden anlatır.
“İnsan çoğu zaman zorla değil, inanarak bağlanır bir düzene” der.
Hatta en güçlü bağ da budur.
Kendini o düzenin dışında değil, içinde hayal eder.
Belki bir gün öteki tarafta olma hayaliyle yaşar insan.
Bu da insanın kendi durumunu görmesini zorlaştırır.
Tabi bir de yalnızlık meselesi var.
Eskiden insanlar yan yanaydı.
Aynı yerde çalışır, aynı dertleri konuşurdu.
Şimdi öyle mi herkes tek başına.
Kimi ekran başında.
Kimi kendi dertleriyle baş başa…
Eskiden sendikalar
Birlik içindeydiler.
Şimdi o birlik neredeyse kayboldu.
İnsanlar daha bireysel, daha dağınık.
Şunu çoğu zaman unutuyoruz kıymetli okurlarım.
Birlik olmadan değişim olmaz.
Bu işin doğasında şu var.
Emek ile sermaye birbirine muhtaç.
Ama aynı zamanda birbirine karşı.
Bu bir çelişki değil.
Hayatın kendi gerilimi.
Peki bugün ne durumdayız?
Bazı şeyleri kazanmış olabiliriz.
Ama bir yandan da başka şeyleri kaybettik.
Neyi mi?
Güvence azaldı.
Belirsizlik arttı.
Esneklik dediler, sınırlar kayboldu.
Özgürlük dediler, sorumluluk büyüdü.
Girişimcilik dediler, risk bireyin sırtına kaldı.
Ayrıca bugünün gerçeği daha da düşündürücü,
Hayat pahalı.
Geçinmek zor.
Gelecek belirsiz.
Buna rağmen insanlar kendini hep başka bir yerde hayal etmek istiyor.
Belki kırılmada burada başlıyor.
Sınıf dediğimiz şey sadece cüzdanda değil ki.
Zihinde.
Hayalde.
Kendini nereye ait hissettiğinde.
O yüzden durup düşünmek lazım.
Ben ne yapıyorum?
Zamanım kime ait?
Hayatımın ne kadarı benim?
Tabi ki sorulması gereken çok soru var.
Ama biz burada bırakalım.
Gerisini siz tamamlayın.






















