Yine o mevsim geldi. Takvim yaprakları aralık ayını gösteriyor, Türkiye’de asgari ücret tartışmaları da geleneksel ritüeline kavuştu. Çaylar tazeleniyor, komisyon masası parlatılıyor, mikrofonlar ayarlanıyor... Bir tarafta “geçinemiyoruz” diyen milyonlar, diğer tarafta “ekonomi hassas” diyen kalın dosyalar… Ve elbette sahnenin değişmeyen aktörlerinden biri: işveren sendikaları.
Soru basit aslında ama cevabı yıllardır karmaşık: Türkiye işverenler sendikası bu kez elini taşın altına koyacak mı, yoksa taşı yine işçinin sırtına mı koyacak?
Türk-İş’in asgari ücret için 39.525 TL talebini açıklaması, masaya bırakılmış sıradan bir rakam değil. Bu rakam, kira ilanlarından, pazar filesinden, elektrik faturasından, çocuğun beslenme çantasından süzülüp gelen bir çığlık aslında. Aynı zamanda Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun mevcut yapısının değişmesi gerektiği yönündeki talep de yıllardır “üçlü mutabakat” adı altında tek taraflı işleyen bir mekanizmaya itiraz niteliğinde.
Ama tam bu noktada, işveren cephesinden tanıdık sesler yükselmeye başlayacak:
- Maliyetler çok arttı.
- Enflasyon artar.
- İstihdam zarar görür.
Ne ilginçtir ki bu gerekçeler, enflasyon yükselirken de var, düşerken de. Kur artarken de masada, sabitlenirken de. Yani ekonomik göstergeler değişiyor ama gerekçeler değişmiyor. Adeta hazır bir “asgari ücret artışı savunma paketi” var rafta; zamanı gelince indiriliyor.
Taş Kimin Altında?
“Taşın altına elini koymak” deyimi, Türkiye’de asgari ücret tartışmalarında genelde tek taraflı uygulanıyor. İşçi, zaten elini değil bedenini taşın altına koymuş durumda. Uzun mesailer, düşük ücretler, artan hayat pahalılığı… Buna rağmen işveren sendikalarının fedakârlık çağrıları genellikle tek yönlü.
İşveren için “taş” nedir?
Kâr marjının bir miktar düşmesi mi? Devletten alınan teşviklerin bir kısmından vazgeçilmesi mi? ....
Yoksa taş, sadece işçinin omzuna konan bir ağırlık mı?
Ayrıca Asgari Ücret Tespit Komisyonu, kâğıt üzerinde üçlü bir yapı: işçi, işveren ve devlet. Pratikte ise bu masa çoğu zaman iki buçuk şeklinde çalışıyor. İşçi tarafı itiraz ediyor, işveren şartlar zor diyor, devlet ise denge adına orta yolu buluyor. O orta yolun nereye çıktığını ise hepimiz biliyoruz: İşçinin cebine.
Türk-İş’in komisyon yapısının değişmesi gerektiği yönündeki talebi bu yüzden önemli. Çünkü mesele sadece rakam değil; karar alma mekanizmasının adaleti. Aynı masada oturmak, aynı ağırlıkta söz söylemek anlamına gelmiyorsa, o masa sadece bir dekor.
En ironik olan ne biliyor musunuz?
“Asgari ücrete yüksek zam enflasyonu artırır” diyenlerin, fiyat etiketleri her hafta değişirken sessiz kalması.
İşçinin ücret artışı “risk” sayılırken, kâr artışlarının “başarı hikâyesi” olarak sunulması.
Ve her yıl, “Bu son derece makul bir artış” denildikten sonra, daha ilk ayda o ücretin buharlaşması.
Belki de işveren sendikaları bu yıl gerçekten elini taşın altına koyacaktır. Belki ilk kez “biz de fedakârlık yapalım” diyeceklerdir. Belki asgari ücretli sadece hayatta kalmayı değil, insanca yaşamayı da düşünebilecektir.
Ama geçmiş tecrübeler, iyimserliği değil, temkinli ironiyi öğretiyor bize.
Asgari ücret, bir lütuf değil; emeğin karşılığıdır. İşveren sendikalarının bu gerçeği ne kadar erken kabullendiği, sadece işçilerin değil, bu ülkenin sosyal barışının da kaderini belirleyecek.
Taş hâlâ ortada duruyor. Soru şu:
Bu kez gerçekten kim elini altına koyacak?























