Dünya yine diken üstünde. Ortadoğu savaş alanı, ABD-İsrail yine sahnede.
İran, ABD-İsrail savaşı salt bir savaş değil; aynı zamanda küresel güç ilişkilerinin sosyolojik bir fotoğrafıdır.
Çünkü bu savaş yalnızca füzelerden, uçaklardan ya da askeri akıldan ibaret değil. Bu savaş aynı zamanda güç, otorite ve hegemonya meselesidir.
Donald Trump’ın dünya siyasetine bakışını anlamaya çalışırken insanın aklına ister istemez bir başka isim geliyor: Adolf Hitler.
Elbette tarih birebir tekerrür etmez. Ama siyasal zihniyetler bazen şaşırtıcı biçimde benzer yollar izler.
Sosyolojinin klasik kuramcılarından Max Weber, otoriteyi üç kategoriye ayırır: geleneksel otorite, yasal-rasyonel otorite ve karizmatik otorite. Modern devletlerin ideal modeli yasal-rasyonel otoritedir; kurumlar güçlüdür, sistem kişilerden büyüktür.
Ama karizmatik liderlik sahneye çıktığında dengeler değişir.
Lider kendisini salt bir devlet başkanı olarak değil, tarihin yönünü değiştiren bir figür olarak görmeye başlar. Kurumların yerine kişisel iradesini koyarlar, diplomasi ikinci plana düşer, güç gösterisi öne çıkar.
Bu savaş özelinde küresel petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz boğazı kapatıldı, modern dünyanın en stratejik boğazlarından biri. İran’ın bu boğazı kapatması aslında askeri bir hamleden çok daha fazlasını ifade ediyor.
Ve hakeza İran’ın kullandığı balistik füzeler de aynı güç gösterisinin başka bir boyutu.
İran’ın bölgedeki ABD üslerine yönelik saldırıları bu stratejinin bir parçası olarak okunabilir. Körfez’deki Amerikan askeri varlığına verilen cevaplar, sadece askeri bir misilleme değil; aynı zamanda sembolik bir mesaj.
“Ben kolay lokma değilim.”
Bu mesajın sosyolojik tarafı oldukça önemli.
Michel Foucault’nun söylediği gibi güç sadece fiziksel bir kuvvet değildir. Güç aynı zamanda görünürlük meselesidir. Kim daha görünür, kim daha meydan okuyan bir pozisyon alırsa o aktör psikolojik üstünlük kurar.
İran’ın füze saldırıları bu görünürlük savaşının bir parçası.
Trump ise bu savaş özelinde küresel dünyaya şu mesajı veriyor:
Dünya Amerika’nın etrafında dönecek.
Ama dikkatli bakınca şu soru ortaya çıkıyor:
Bu gerçekten Amerika’nın etrafında dönme isteği mi?
Yoksa Trump’ın kendi ekseninde mi?
Tarih bu konularda oldukça acımasızdır.
Kendini dünyanın sahibi sanan liderler çoğu zaman dünyayı daha istikrarsız bir yere sürüklemişlerdir.
Bugün dünyanın ihtiyacı olan şey Trupizm değil.
Daha yapıcı bir lisan.
Daha yapıcı diplomasi
Ve en önemlisi… gücün bile bir sınırı olduğunu hatırlayan siyasal bir akıl.























