Bu memlekette Ramazan sadece bir ibadet mevsimi değildir; bir içtimai tecrübedir. Takvim yaprağı değişir ama aslında değişen zaman değil, zamana yüklediğimiz manadır. Şehrin ritmi değişir, gündelik hayatın akışı bir nevi inzivaya çekilir. Sanki görünmez bir nizam, cemiyetin üzerindedir.
Sosyoloji bize şunu öğretir: Toplum sadece kanunla değil, müşterek ritüellerle ayakta durur. Ramazan da bu topraklarda müşterek dini bir ritüeldir. Bir ay boyunca milyonlar aynı imsakla susar, aynı ezanla orucunu iftar eder. Bu eşzamanlılık, ferdî bir ibadeti kolektif bir şuura dönüştürür. Bir tür içtimai ahenk doğar.
Fakat sual şudur: Bu ahenk, hakikaten bir arınma mıdır? yoksa geçici bir intizam mı?
“Oruç” kelimesi tutmak demektir. Tasavvuf ehli der ki: Oruç yalnızca mideyi değil, gözü, kulağı, dili de tutmaktır. Nefsi zapt u rapt altına almaktır. Gazabı gemlemek, hırsı terbiye etmek, enaniyeti törpülemek… Yani mesele sadece açlık değil, irade terbiyesidir.
Ancak modern hayatın sürati içinde oruç bazen şekle indirgeniyor. Gün boyu aç kalıp akşam israfa varan sofralar kurmak; diline hâkim olamayıp mideye hâkim olmakla övünmek… Bu hâl bir çelişki değil midir?
Toplumsal açıdan bakıldığında Ramazan, cemiyetin aynasıdır. Emile Durkheim’ın tarif ettiği manada kolektif bilinç tazelenir; insanlar aynı semboller etrafında birleşir. İftar sofrası bir nevi içtimai mukaveledir: “Biz birlikteyiz” deme biçimi. Sadaka ve zekât müessesesi yani ahlaki bir iktisat modelidir. Bu yönüyle Ramazan, sadece ruhani değil, sosyal adaletle de alakalıdır.
Ne var ki burada da iki vech vardır.
Bir tarafta halis niyetle yapılan infak; diğer tarafta nümayişe dönüşen hayır. Bir tarafta komşusunun kapısını sessizce çalan; diğer tarafta yaptığı yardımı ilan eden. İbadet ile temsil, ihlas ile gösteri arasındaki ince çizgi… İşte Ramazan bu imtihanı da büyütür.
Şu hakikati teslim edelim: Açlık insanı otomatikman faziletli yapmaz. Açlık, insanın mahiyetini görünür kılar. Sabırlı olanın sabrını artırır, tahammülsüz olanın tahammülsüzlüğünü büyütür. Nefis terbiye edilmemişse, açlık sadece sinir katsayısını yükseltir.
O hâlde mesele aç kalmak değil; kendini tutabilmektir. Oruç sadece yememek içmemek değil, kötülükten imsak etmektir. Kul hakkından, suizandan, gıybetten, kibirden imsak… Eğer oruç bu manaya ermezse, geriye takvimde işaretlenmiş bir ay kalır.
Trafikte sabretmek, iş yerinde adaletli olmak, sosyal medyada haysiyetli kalmak… Oruç, hayatın bütün sahasına sirayet ediyorsa manalıdır. Aksi hâlde gündüz aç, gece tok bir döngüden ibaret kalır.
Netice itibarıyla Ramazan insanı arındırır mı? Evet, eğer insan arınmaya talipse. Terbiye eder mi? Evet, eğer kişi nefsini muhasebeye razıysa. Zira ibadet, zorla değil niyetle kemale erer.
Son sual yine kapımızda:
Biz Ramazan’da neyi tutuyoruz?
Sadece midemizi mi?
Yoksa nefsimizi, dilimizi, hırsımızı da mı?
Eğer tutabildiğimiz şey sadece açlıksa, Ramazan bir perhiz olur.
Ama tutabildiğimiz şey nefsimizse, işte o zaman Ramazan bir inşa olur, hem ferdin hem cemiyetin inşası























