Eti Senin, Kemiği Benim: Çelikleşen Ruhlardan Kırılgan Nesillere

SEVİM MORDOĞAN GÖĞER

18-03-2026 16:21

Son yıllarda eğitim camiasında belki de en belirgin değişim, velinin okul içindeki rolünün ve gücünün ciddi biçimde artması oldu. Öyle bir noktaya geldik ki öğretmenler, bilgiyi aktaran ve otoriteyi temsil eden figürler olmaktan çıkıp; hizmet sunan, sürekli denetlenen ve hesap veren bir pozisyona itildiler.

Oysa çok da uzak olmayan bir geçmişte, bir çocuğu okula teslim ederken kullanılan o meşhur ifade  “Eti senin, kemiği benim”  yalnızca bir tevekkül cümlesi değil; aynı zamanda güvenin ve yetkinin bilinçli bir devrinin manifestosuydu.

Eskiden çocuklar okula yumuşak bir hamur kıvamında girerdi. Öğretmen, bu hamura yalnızca akademik bilgi değil, hayatın gerektirdiği ruhsal dayanıklılığı da katar; tabiri caizse onu çelikleştirirdi. Aile ise ancak ölçü gerçekten kaçtığında devreye girerdi.

Kaybolan Otorite ve Savunmacı Öğretmen

Bugün ise tablo neredeyse tamamen tersine dönmüş durumda. Özellikle özel okulların yaygınlaşmasıyla birlikte, veli kendini bir “müşteri”, hatta zaman zaman “okulun sahibi” olarak konumlandırmaya başladı. Ne yazık ki bu algı, çoğu zaman kontrolsüz bir güce dönüştü.

Bu durumun öğretmenler üzerindeki yıkıcı etkisi, güncel araştırmalarla da destekleniyor. Yapılan çalışmalar; velilerin öğretmenleri suçlamasının, onlara değer vermemesinin ve aşırı taleplerde bulunmasının, öğretmen motivasyonunu ciddi biçimde düşüren en önemli veli davranışları arasında yer aldığını gösteriyor.

En küçük bir zorlanmada veli müdahalesiyle karşılaşan öğretmenler, öğretmekten çok kendilerini savunmak zorunda kalan bireylere dönüştü. Öğrenciye meydan okumak, onu zorlamak, sınırlarını öğretmek ve hayatla tanıştırmak neredeyse imkânsız hâle geldi.

Okul: Küçük Toplumun Simülasyon Alanı

Oysa okullar yalnızca derslerin öğrenildiği mekânlar değildir. Okullar, çocuklarımız için hayatın orta ölçekli bir simülasyon alanıdır. Burası, akademik gelişimin yanı sıra hatta belki de ondan daha önemli olarak  şu becerilerin kazanıldığı yer olmalıdır:

İnsan ilişkileri: Çatışma yönetimi ve empati Sorun çözme becerisi: Kendi başına bir zorluğun üstesinden gelebilme Hayatta kalma becerileri: Başkalarına bağımlı olmadan var olabilme

Anne-baba olmanın nihai amacı, çocuklarımızı bizsiz bir hayata hazırlamaktır. Sürekli yanlarında olamayacağımızı, onları her zorluktan koruyamayacağımızı kabullenmek zorundayız. Öğrenmenin çoğu zaman düşerek, zorlanarak ve hata yaparak gerçekleştiğini çocuklarımıza yaşatmalıyız.

Kırılganlık Krizinin Bedeli

Aşırı korumacı ve her şeyi pürüzsüzleştiren bu yaklaşımın ağır bir bedeli var. Psikoloji alanında yapılan çok sayıda araştırma, aşırı koruyucu ebeveyn tutumuyla yetiştirilen çocuklarda; özgüven eksikliği, bağımlılık, kaygı, depresyon ve sosyal becerilerde yetersizlik gibi sorunların daha sık görüldüğünü açıkça ortaya koyuyor.

Ebeveynin sürekli müdahaleci olması, çocuğu kontrol altında tutması; çocuğun kendini tanımasına, sınırlarını keşfetmesine ve hata yaparak öğrenmesine fırsat tanımıyor. Bunun sonucunda ise en ufak bir stres karşısında dağılan, zorluğa tahammül edemeyen, kırılgan bireyler yetişiyor.

Bu durum yalnızca aileyi değil, sosyal devlet mekanizmasını da doğrudan etkiliyor. Toplumun genel dayanıklılığını zedeleyen bu kırılganlık hâli, geleceğin yetişkinlerini ciddi biçimde tehdit ediyor.

Bir Veliye Çağrı: Çocuklarınıza Bir İyilik Yapın

Değerli veliler, çocuğunuza yapabileceğiniz en büyük iyilik, ona biraz sizsizliği öğretmektir.

Öğretmen çocuğunuzu zorladığında, eleştirdiğinde ya da sınır koyduğunda hemen devreye girmeyin. Bırakın zorlukla karşılaşsın. Bırakın hayal kırıklığı yaşasın. Bırakın okulun doğal, tarafsız ve güvenli ortamında kendi problemlerini çözme kasını geliştirsin.

Unutmayın; bir çocuğun okuldan çelikleşmiş bir ruhla çıkması, en yüksek akademik dereceden çok daha değerlidir. Okul, çocuğunuzun hayatının prova sahnesidir. Bu provanın, annenin ya da babanın kulisten sürekli fısıldadığı repliklerle geçmesine izin vermeyin.

 

DİĞER YAZILARI ÖZGÜRLÜĞÜN GERÇEK SINIRI: VİCDAN VE TAHAMMÜL 01-01-1970 03:00 ZİNCİRLER KIRILDI, YA DUVARLAR? 01-01-1970 03:00 Beklentinin Yorgunluğu 01-01-1970 03:00 Hayal Satanlar ve Gerçekler 01-01-1970 03:00 VİTRİNİN ARKASINDA ÇÜRÜYEN MAHREMİYET 01-01-1970 03:00 ÇAĞIN EŞİĞİNDE KADİM BİR BAHAR 01-01-1970 03:00 RUHUN GURULTUSU 01-01-1970 03:00 EGOSU ŞİŞMİŞ, VİCDANI SÖNMÜŞ BİR NESİL 01-01-1970 03:00 Bir Veda, Bir Yeniden Doğuş 01-01-1970 03:00 HAYAL KIRIKLIĞININ GÜNLÜK KARNESİ 01-01-1970 03:00 ZARAFETİN SESSİZ GÜCÜ 01-01-1970 03:00 Yalnızlığın Evrimsel Biyoalarmı: Ruhun Değil, Hücrenin Çığlığı 01-01-1970 03:00 Onurla Kalabilmek 01-01-1970 03:00 Karanlığın Senfonisi: Neden Hep “Yanlış” Kişiye Çekiliyoruz? 01-01-1970 03:00 HAYATI KAİZEN İLE HAFİFLETMEK 01-01-1970 03:00 Geleceğin Cenaze Töreninde Bir Bardak Latte 01-01-1970 03:00 KIRMIZI BİR SAHTE VE BİR DİLİM TOST 01-01-1970 03:00 Bilgi Obezitesi Çağında Hakikat Nerede? 01-01-1970 03:00 Bir Penguen Gitti, Kalabalıklar Kendini Sorguladı. 01-01-1970 03:00 ÇÜRÜYEN RUHLAR VE ÇÜRÜYEN YARINLAR 01-01-1970 03:00 Kendini Tanımanın Stratejisi 01-01-1970 03:00 GÖRÜNMEYENİN PEŞİNDE BİR YAŞAM 01-01-1970 03:00 CEBİN DEĞİL, RUHUN DARLIĞI 01-01-1970 03:00 Zihnin Tarlası: Neden Başarıdan Çok Felakete Tıklıyoruz? 01-01-1970 03:00 Bedel Ödemeden Sahip Olduğumuz En Büyük Zenginlik 01-01-1970 03:00 Gardıroplarımız Neden Dolu, Ruhumuz Neden Boş? 01-01-1970 03:00 EBEVEYNLİK EHLİYETİ 01-01-1970 03:00 Kadınlar, Erkeğin Yok Oluşunda Kendi Rolünüzü Görüyor musunuz? 01-01-1970 03:00 Büyüdük Ama Zorbalık Bitmedi: Yetişkinlerin Acımasızlığı 01-01-1970 03:00 Akran Zorbalığı 01-01-1970 03:00 Olmadığın O Kişi Olmak ve Kaderin Sınavı 01-01-1970 03:00 ZEHİRLİ MERAK VE KAYBOLAN ÇOCUKLUKLAR 01-01-1970 03:00 Oyuncakların Tasarladığı Gelecek...Oyun Kutusu mu,Hayaller mi? 01-01-1970 03:00