Son yıllarda eğitim camiasında belki de en belirgin değişim, velinin okul içindeki rolünün ve gücünün ciddi biçimde artması oldu. Öyle bir noktaya geldik ki öğretmenler, bilgiyi aktaran ve otoriteyi temsil eden figürler olmaktan çıkıp; hizmet sunan, sürekli denetlenen ve hesap veren bir pozisyona itildiler.
Oysa çok da uzak olmayan bir geçmişte, bir çocuğu okula teslim ederken kullanılan o meşhur ifade “Eti senin, kemiği benim” yalnızca bir tevekkül cümlesi değil; aynı zamanda güvenin ve yetkinin bilinçli bir devrinin manifestosuydu.
Eskiden çocuklar okula yumuşak bir hamur kıvamında girerdi. Öğretmen, bu hamura yalnızca akademik bilgi değil, hayatın gerektirdiği ruhsal dayanıklılığı da katar; tabiri caizse onu çelikleştirirdi. Aile ise ancak ölçü gerçekten kaçtığında devreye girerdi.
Kaybolan Otorite ve Savunmacı Öğretmen
Bugün ise tablo neredeyse tamamen tersine dönmüş durumda. Özellikle özel okulların yaygınlaşmasıyla birlikte, veli kendini bir “müşteri”, hatta zaman zaman “okulun sahibi” olarak konumlandırmaya başladı. Ne yazık ki bu algı, çoğu zaman kontrolsüz bir güce dönüştü.
Bu durumun öğretmenler üzerindeki yıkıcı etkisi, güncel araştırmalarla da destekleniyor. Yapılan çalışmalar; velilerin öğretmenleri suçlamasının, onlara değer vermemesinin ve aşırı taleplerde bulunmasının, öğretmen motivasyonunu ciddi biçimde düşüren en önemli veli davranışları arasında yer aldığını gösteriyor.
En küçük bir zorlanmada veli müdahalesiyle karşılaşan öğretmenler, öğretmekten çok kendilerini savunmak zorunda kalan bireylere dönüştü. Öğrenciye meydan okumak, onu zorlamak, sınırlarını öğretmek ve hayatla tanıştırmak neredeyse imkânsız hâle geldi.
Okul: Küçük Toplumun Simülasyon Alanı
Oysa okullar yalnızca derslerin öğrenildiği mekânlar değildir. Okullar, çocuklarımız için hayatın orta ölçekli bir simülasyon alanıdır. Burası, akademik gelişimin yanı sıra hatta belki de ondan daha önemli olarak şu becerilerin kazanıldığı yer olmalıdır:
İnsan ilişkileri: Çatışma yönetimi ve empati Sorun çözme becerisi: Kendi başına bir zorluğun üstesinden gelebilme Hayatta kalma becerileri: Başkalarına bağımlı olmadan var olabilmeAnne-baba olmanın nihai amacı, çocuklarımızı bizsiz bir hayata hazırlamaktır. Sürekli yanlarında olamayacağımızı, onları her zorluktan koruyamayacağımızı kabullenmek zorundayız. Öğrenmenin çoğu zaman düşerek, zorlanarak ve hata yaparak gerçekleştiğini çocuklarımıza yaşatmalıyız.
Kırılganlık Krizinin Bedeli
Aşırı korumacı ve her şeyi pürüzsüzleştiren bu yaklaşımın ağır bir bedeli var. Psikoloji alanında yapılan çok sayıda araştırma, aşırı koruyucu ebeveyn tutumuyla yetiştirilen çocuklarda; özgüven eksikliği, bağımlılık, kaygı, depresyon ve sosyal becerilerde yetersizlik gibi sorunların daha sık görüldüğünü açıkça ortaya koyuyor.
Ebeveynin sürekli müdahaleci olması, çocuğu kontrol altında tutması; çocuğun kendini tanımasına, sınırlarını keşfetmesine ve hata yaparak öğrenmesine fırsat tanımıyor. Bunun sonucunda ise en ufak bir stres karşısında dağılan, zorluğa tahammül edemeyen, kırılgan bireyler yetişiyor.
Bu durum yalnızca aileyi değil, sosyal devlet mekanizmasını da doğrudan etkiliyor. Toplumun genel dayanıklılığını zedeleyen bu kırılganlık hâli, geleceğin yetişkinlerini ciddi biçimde tehdit ediyor.
Bir Veliye Çağrı: Çocuklarınıza Bir İyilik Yapın
Değerli veliler, çocuğunuza yapabileceğiniz en büyük iyilik, ona biraz sizsizliği öğretmektir.
Öğretmen çocuğunuzu zorladığında, eleştirdiğinde ya da sınır koyduğunda hemen devreye girmeyin. Bırakın zorlukla karşılaşsın. Bırakın hayal kırıklığı yaşasın. Bırakın okulun doğal, tarafsız ve güvenli ortamında kendi problemlerini çözme kasını geliştirsin.
Unutmayın; bir çocuğun okuldan çelikleşmiş bir ruhla çıkması, en yüksek akademik dereceden çok daha değerlidir. Okul, çocuğunuzun hayatının prova sahnesidir. Bu provanın, annenin ya da babanın kulisten sürekli fısıldadığı repliklerle geçmesine izin vermeyin.