Bugünlerde sokaklar fazlasıyla telaşlı, vitrinler ise gereğinden fazla kırmızı. Şehir, görünmez bir el tarafından “mutluluk oyununa” zorlanıyormuş gibi. Paketlere sarılmış kurdeleler, raflarda boy gösteren plastik kalpler ve her masada aynı standart gül…
Modern dünya, bir takvim yaprağına koca bir ömrün sızısını sığdırmaya çalışırken kulağımıza şu soruyu fısıldıyor:
Aşk alkışlanmıyorsa hâlâ orada mıdır?
Bu hafta, bu sorunun peşine düşen küçük bir hikâye anlatmak istiyorum.
Kırmızı Kurdeleli Tost
Emre, kravatını üçüncü kez düzeltirken aynadaki aksine yabancı bir ifadeyle baktı.
“Gerçekten mecbur muyuz, Yaren?” diye seslendi banyoya doğru. Sesi, düşündüğünden daha bezgin çıkmıştı.
Yaren, elinde rimel fırçasıyla kapıda belirdi. Yüzünde, günün yorgunluğu ile “bu gece özel olmalı” baskısının birbirine karıştığı tuhaf bir gerginlik vardı.
“Emre, lütfen yine başlama. Yılda bir gün. Rezervasyonu üç hafta önce yaptırdım, yer bulmak imkânsızdı biliyorsun.”
Emre iç çekti. Haklıydı. Ama içindeki huzursuzluğu bastıramıyordu. Şubat soğuğunda, tüm şehrin kırmızıya boyandığı bir akşamda, sırf takvim 14’ü gösteriyor diye “çok mutlu ve romantik” görünme zorunluluğu ona ağır geliyordu.
Restorana vardıklarında bekledikleri kaosla karşılaştılar. Garsonlar ter içinde koşturuyor, masalar neredeyse birbirine yapışıyordu. Yan masadaki çiftin tartışmasını duymamak mümkün değildi. Her masada aynı kırmızı gül, aynı kalp şeklinde mum…
Etraf, fotoğraf çekip sosyal medyaya yükleme telaşındaki insanların flaşlarıyla aydınlanıyordu.
Siparişler geldiğinde, üzerine balzamik sirkeyle kalp çizilmiş, porsiyonu küçük ama fiyatı devasa tabaklara ikisi de bir an duraksayarak baktı.
“Bu anı dondurmalıyız,” dedi Yaren, hafif alaycı bir tonla telefonunu çıkarırken.
“Yoksa kimse birbirimizi sevdiğimize inanmayacak.”
Fotoğraf çekildi. Zoraki gülümsemeler takınıldı. Yemek boyunca konuşmalar tutuktu. Yan masadaki adam, sevgilisine devasa bir peluş ayı hediye edince restoranın yarısı alkışladı; diğer yarısı ise kendi hediyelerinin küçüklüğünü düşünüp stresle suyundan bir yudum aldı.
Emre bir an Yaren’in gözlerine baktı. Orada, “bitse de gitsek” diyen o dürüst yorgunluğu gördü. Elini uzatıp Yaren’in elini tuttu.
“Biliyor musun,” dedi fısıldayarak,
“Geçen hafta ben gripken, sabaha kadar ateşim düşsün diye başımda beklediğin gece… Benim için bu geceden on kat daha romantikti.”
Yaren’in yüzündeki gergin maske düştü. Gözleri doldu ama bu kez sahici bir tebessümle konuştu:
“Benim için de… Dün arabayı çarptığımda hiç kızmadan sadece ‘Sana bir şey oldu mu?’ diye sorman, şu tabaktaki kalpten çok daha değerliydi.”
Birbirlerine baktılar.
“Hesabı isteyelim mi?” dedi Yaren aniden.
“Doymadın ama,” dedi Emre.
“Evde kaşarlı tost yaparız. Yanına da çay.”
Hesabı öderken canları yandı ama restorandan çıkıp soğuk Şubat havasına adım attıklarında, omuzlarından büyük bir yük kalkmış gibiydi. Emre ceketini çıkarıp üşüyen Yaren’in omuzlarına attı.
Eve vardıklarında saat henüz onu gösteriyordu. Makyajlar silindi, rahat pijamalar giyildi. Mutfakta tost makinesinin tanıdık cızırtısı, dışarıdaki pahalı restoran gürültüsünden çok daha huzurluydu.
Emre, hazırladığı tostu tabağa koyarken çekmecede bulduğu kırmızı bir hediye kurdelesini şakayla tostun üzerine bağladı.
“Sevgililer Gününüz kutlu olsun hanımefendi. İşte gerçek aşkın resmi: erimiş kaşar ve pijamalı biz.”
Yaren kahkahalarla güldü, kurdeleyi çözüp tosttan kocaman bir ısırık aldı.
“İşte şimdi,” dedi ağzı doluyken,
“işte şimdi gerçekten kutladık.”
Çünkü gerçek sevgi; ışıklar sönünce, makyajlar silinince kalan o yalın hâldir.
Aşk, Şubat’ın on dördünde giyilen bir kostüm değil; zemheride paylaşılan bir hırka, kavga sonrası sessizce uzatılan bir barış payıdır.
Bir gülün etiketinde değil, bir bakışın sadakatinde saklıdır.
Vitrinler parlamaya, paketler dolmaya devam etsin. Bizler sevgimizi “göstermek” için değil, yaşamak için emek verelim.
Unutmayalım:
Gerçek aşk bir günün zaferi değil, her günün emeğidir.
Bir mevsimlik çiçek değil, bir ömürlük köktür.
Peki sizin sevdanız bugün hangi tost kokusunda saklı?



















