Siz hiç iyi bir şey yapmaya çalıştıkça her şeyi daha da berbat edip, elinize yüzünüze bulaştırdınız mı?
Bu haftaki yazımı, her şeyi eline yüzüne bulaştıranlara rehber olarak kaleme alıyorum.
Hayatın en büyük ironilerinden biri, en güzel amaçlar uğruna atılan adımların bazen en büyük felaketlere yol açmasıdır.
Niyetiniz, bir bahçıvanın nadide bir çiçeği yetiştirme arzusu kadar saf ve değerli olabilir; ancak ekilen tohum, bir anda kontrolden çıkıp dev bir zehirli sarmaşığa dönüşebilir. İşte o an, kişi kendini bir felaketin tam ortasında, elinde yalnızca paramparça olmuş bir iyi niyetle bulur.
“Ne acıdır ki, sen aslında o değildin ve olmadığın o kişi oldun bir anda.”
Bu cümle öylesine ağırdır ki, bir daha o imajı yakalayamama endişesi, yıllarca koyduğun tuğlaların bir anda yıkılışı gibidir. Felaket, kişinin “benlik” algısını yerle bir eder. Masum bir amaçla çıktığınız yol, sizi suçluluk, utanç veya sorumluluk gibi ağır duyguların pençesine düşürdüğünde, eski “siz” artık var olamaz.
Travmatik olay, bir “travmatik benlik durumu” yaratır. Birey, o yıkıcı sonucun yaratıcısı olarak kendini tanımadığı, hatta tiksindiği bir role hapsolur. Bu, bir tür vicdani ayrışma halidir; kişi, eylemlerini gerçekleştiren kişinin gerçekten kendisi olup olmadığını sorgular. Kendine yakıştıramadığı bir kıyafetin içinde hapsolmuş hisseder. Bu ani kimlik değişimi, ruhsal bir deprem yaşatır ve kişinin kendi içindeki güvenli sığınağını dahi yok eder.
Ezoterik ve spiritüel öğretiler, bu tür durumları genellikle bir Karmik Borçlanma veya Ruhsal Sınav olarak ele alır.
