Malatya Lider Gazetesi
HV
12 HAZİRAN Cuma 05:30

ZİNCİRLER KIRILDI, YA DUVARLAR?

SEVİM MORDOĞAN GÖĞER
SEVİM MORDOĞAN GÖĞER

Özgürlüğün tarihsel evrimine baktığımız yazı dizimizin ilk bölümünde, bu hafta gözlerimizi biraz dış dünyadan çekip kendi içimize çevirelim. Günümüzün en büyük yanılgılarından birine ve belki de farkında olmadan içinde yaşadığımız içsel tutsaklığa birlikte bakalım.

İnsanlık tarihi, en kaba özetiyle bir zincir kırma hikâyesidir. Antik Çağ’da yalnızca ayrıcalıklı sınıflara tanınan, Orta Çağ’da güvenlik uğruna sınırlandırılan özgürlük, Aydınlanma Çağı ile birlikte bireyin en temel hakkı olarak kabul edildi. Krallar devrildi, imparatorluklar yıkıldı, yasalar yeniden yazıldı. İnsanlık, kendisini kuşatan dışsal duvarlara karşı büyük mücadeleler verdi ve önemli zaferler kazandı.

Peki, bugün geldiğimiz noktada gerçekten özgür müyüz?

Modern dünya bize sürekli aynı şeyi fısıldıyor: “İstediğini yapabilirsin, istediğini giyebilirsin, düşüncelerini saniyeler içinde milyonlara ulaştırabilirsin.” Gerçekten de tarihin hiçbir döneminde insanlar bu kadar geniş bir hareket ve ifade alanına sahip olmadı.

Ancak gözden kaçırdığımız önemli bir paradoks var. Geçmişte özgürlüğün önündeki engeller dışarıdaydı; saraylar, zindanlar, baskıcı yönetimler ve mutlak otoritelerdi. Bugün ise bu engeller büyük ölçüde içeriye taşındı; kalbimizin ve zihnimizin tam ortasına.

Şöyle bir etrafımıza bakalım. Prangalarından kurtulduğunu düşünen modern insan, bu kez başkalarının onayına duyduğu ihtiyaçla, sürekli görünür olma baskısıyla ve tüketim kültürünün dayattığı beklentilerle kuşatılmış durumda. Nasıl ki Sanayi Devrimi döneminde aç bir insanın özgürlüğüyle tok bir insanın özgürlüğü aynı değilse, bugün de kendi korkularının, kaygılarının ve görünmez yönlendirmelerin esiri olmuş bir insanın özgürlüğüyle gerçekten kendisi olabilmiş bir insanın özgürlüğü aynı değildir.

Çünkü insan bazen bir ülkenin sınırları içinde değil, kendi zihninde kurduğu görünmez hapishanede tutsak olur.

Oysa özgürlük, yalnızca canının istediğini yapabilmek değildir. Bu kadar basit ve yüzeysel bir kavrama indirgenemeyecek kadar derin bir anlam taşır. Özgürlük aynı zamanda seçebilmek, seçimin sonuçlarını üstlenebilmek ve bunun sorumluluğunu taşıyabilmektir.

Bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:

Dışarıdaki zincirleri kırmayı başardık; peki içerimizde yükselen korku duvarlarını aşabildik mi?

Gerçekten kendimiz olabilme cesaretini gösterebiliyor muyuz, yoksa özgürlüğü yalnızca tüketebildiğimiz seçeneklerin sayısıyla mı ölçüyoruz?

İşte tam da burada bireysel mücadelemiz başlıyor. Çünkü kendi içindeki tutsaklığı çözemeyen insan, başkasının özgürlüğüne de sağlıklı bir şekilde yaklaşamaz. Kendi korkularının esiri olan biri, çoğu zaman farklı olana tahammül etmekte zorlanır; başkasının seçimlerini, yaşam tarzını ve düşüncelerini tehdit olarak algılar.

Özgürlük yalnızca bireyin kendisiyle kurduğu ilişkinin değil, toplumla kurduğu ilişkinin de bir sınavıdır.

Haftaya bu köşede, bizi bir arada tutan ahlaki bağların, nezaketin, saygının ve “başkası olma hakkının” modern dünyada nasıl bir mücadele alanına dönüştüğünü konuşacağız. Özgürlüğün gerçek sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğini birlikte sorgulayacağız.

Sahi, sizin özgürlüğünüz başkasının alanına bastığında ne oluyor?

Haftaya buluşmak üzere…

 

YORUMLAR