Geçen hafta bu köşede, modern insanın dışsal zincirlerden kurtulmuş görünmesine rağmen kendi içsel korkularına ve toplumsal onay mekanizmalarına nasıl tutsak düştüğünü konuşmuştuk. Bugün ise madalyonun diğer yüzüne bakalım ve şu can alıcı soruyu soralım:
Bireysel olarak sandığımız kadar özgür değilken, nasıl oluyor da toplumsal alanda özgürlük adına birbirimizin nefes alanını daraltabiliyoruz?
Günümüzde özgürlük tartışmaları ne yazık ki çoğunlukla bireysel haklar, kişisel tercihler ve daha fazla görünürlük üzerinden yürütülüyor. Ancak bu süreçte gözden kaçırdığımız önemli bir gerçek var: Toplumları bir arada tutan görünmez çimento; saygı, empati, nezaket ve ahlaki sorumluluk gibi değerlerdir. Ne var ki bu değerler hızla aşınıyor.
Özgürlüğü yalnızca kendi istediğini yapabilmek olarak tanımlayan bir anlayışın hâkim olduğu bir dönemde yaşıyoruz.
Bugün bir kesim bedenini dilediği gibi sergilemeyi özgürlüğünün en doğal ifadesi olarak görürken, başka bir kesim örtünmeyi ya da daha görünmez bir yaşam sürmeyi kendi özgürlüğünün gereği olarak kabul ediyor. Aslına bakılırsa bu tercihlerin hiçbirinde başlı başına bir sorun yoktur.
Asıl kriz, insanların kendi doğrularını evrensel bir mutlaklık seviyesine yükseltip, kendileri gibi yaşamayanların tercihlerini küçümsemelerinde, değersizleştirmelerinde ve hatta düşmanlaştırmalarında başlıyor.
İşte tam da bu noktada özgürlük kavramı, farklı hayatların bir arada yaşayabilmesini sağlayan bir köprü olmaktan çıkıp kutuplaşmanın, öfkenin ve karşılıklı tahammülsüzlüğün merkezine yerleşiyor. Herkes kendi özgürlük alanını genişletmeye çalışırken, farkında olmadan başkasının alanını daraltıyor.
Kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Özgürlük, yalnızca canının istediğini yapmak mıdır; yoksa senden tamamen farklı olanın varlığına, seçimine ve yaşam biçimine tahammül edebilmek midir?
Hukuk kuralları elbette sınırları çizer, hakları tanımlar ve ihlallere yaptırım uygular. Ancak toplumsal huzuru sağlayan şey yalnızca yasalar değildir. Birlikte yaşayabilme kültürü; vicdan, saygı ve karşılıklı anlayış üzerine inşa edilir.
Gerçek özgürlük, sadece kendi yürüdüğün yolla gurur duymak değil, sana hiç hitap etmeyen başka yolların da var olma hakkını kabul edebilmektir.
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, daha fazla özgürlük talep etmek değil; özgürlüğün ne anlama geldiğini yeniden hatırlamaktır. Çünkü insan, yalnızca kendi sesini duyurabildiğinde değil, kendisinden farklı seslerin de var olmasına tahammül edebildiğinde özgürdür. Aksi hâlde özgürlük adına çıktığımız yol, farkına varmadan birbirimizi susturmaya çalıştığımız yeni bir tutsaklığa dönüşür.
Sözü daha fazla uzatıp meselenin özünü gölgelemek istemem.
Modern dünyanın içine düştüğü bu karmaşayı ve insanlığın yüzyıllardır sürdürdüğü özgürlük arayışını tek bir cümleyle özetlemek gerekirse:
Özgürlük, herkesin kendine benzemesi değil; birbirine benzemeyen insanların birbirini yok etmeye çalışmadan yaşayabilmesidir.























