Türkiye son yıllarda fen bilimlerine, mühendisliğe, teknolojiye, yazılıma, savunma sanayiine, yapay zekâya, roketlere, dronlara, laboratuvarlara büyük bir iştiyakla yöneldi.
Niye?
Çünkü bunlar görünür şeylerdir.
Bir köprü yaparsınız, kurdelesini kesersiniz. Bir SİHA uçurursunuz, kamerasını gösterirsiniz. Bir yerli otomobil çıkarırsınız, meydanda dolaştırırsınız. Bir teknopark açarsınız, tabelasını asarsınız. Fen ve mühendislik, iktidarlar için müşahhas netice üretir. Elle tutulur, gözle görülür, kameraya gelir, alkışa müsaittir.
Sosyal bilimler öyle mi?
Değildir.
Sosyoloji size “toplum niye böyle geriliyor?” diye sorar. Siyaset bilimi “iktidar nasıl temerküz ediyor?” diye bakar. Tarih “bugün sandığınız şeyin dünden gelen hangi bakiyeye yaslandığını” anlatır. Felsefe “hakikat mi, menfaat mi?” diye insanın yakasına yapışır. Antropoloji, taşradaki sessizliği bile konuşturur.
Yani sosyal bilimler alkış makinesi değildir.
Biraz aynadır.
Biraz iğnedir.
Biraz da huzursuzluk çıkaran o meşum sorudur: “Peki ama niçin?”
İşte mesele burada düğümlenir. Modern Türkiye’nin devlet aklı, Tanzimat’tan beri, hatta daha gerilere gidersek Nizam-ı Cedid’den beri, “devleti nasıl kurtarırız?” sualinin peşindedir. Bu sualin cevabı çoğu zaman “fen”de aranmıştır. Top döken mühendis, harita çizen subay, köprü kuran mimar, telgraf çeken teknisyen, Cumhuriyet’te fabrikayı işleten mühendis… Hepsi makbul evlattır.
Çünkü devletin bekâ endişesi, ekseriyetle teknik aklı sever.
Teknik akıl itiraz etmez; hesap yapar.
Sosyal akıl ise hesapla yetinmez; hesabı sorar.
İktidarların sosyal bilimlere mesafeli durmasının altında biraz da bu vardır. Sosyal bilimler, yalnızca bilgi üretmez; kavram üretir. “Hegemonya” der, “rıza üretimi” der, “sınıf” der, “merkez-çevre” der, “kültürel sermaye” der, “meşruiyet krizi” der. Bunlar sıradan kelimeler değildir. Bunlar iktidarın etrafında dolaşan görünmez sisleri dağıtan fenerlerdir.
Peki madem böyle, neden sosyal bilim bölümleri kapatılmıyor?
Çünkü mesele o kadar basit değildir.
Birincisi, devletin de sosyal bilimciye ihtiyacı vardır. Diplomat yetiştirecektir. Kaymakam yetiştirecektir. Öğretmen yetiştirecektir. Bürokrat, iletişimci, psikolog, hukukçu, iktisatçı, tarihçi lazımdır. Devlet, kendi lisanını kurmak için bile sosyal bilimlerin müştemilatına muhtaçtır.
İkincisi, üniversite denen müessese yalnızca fabrika değildir. Tamam, son yıllarda üniversiteye “istihdam bürosu” muamelesi yapılmaktadır. Ama üniversitenin kadim manası bundan ibaret değildir. Üniversite biraz medrese, biraz akademi, biraz münazara meclisi, biraz da cemiyetin hafıza odasıdır. O hafıza odasını tümden kapatırsanız, geriye yalnızca teknik eleman üreten bir kurslar imparatorluğu kalır.
Üçüncüsü, sosyal bilimler kapatılmaz; çoğu zaman ehlileştirilir. Bazen bütçesi kısılır. Bazen itibarı azaltılır. Bazen kadrosu daraltılır. Bazen müfredatı yumuşatılır. Bazen de “fazla soru sorma, proje yaz” denilerek terbiye edilir. Yani mesele kapatma meselesi değil, istikamet verme meselesidir.
Türkiye’nin fen bilimlerine yönelmesi anlaşılırdır. Kalkınmak ister. Rekabet etmek ister. Savunmasını güçlendirmek ister. Dünya pazarında yer almak ister. Bunlar hafife alınacak şeyler değildir.
Lakin yalnızca mühendislikle memleket kurulmaz.
Çünkü yol yaparsınız; ama o yoldan kim geçecek, niçin geçecek, nereye varacak, bunu sosyal bilim sorar.
Makine üretirsiniz; ama insanın makineleşmesini kim dert edecek?
Şehir kurarsınız; ama o şehirde yalnızlaşan insanın iç yangınını kim okuyacak?
İşte sosyal bilimler bunun için vardır.
Fen memlekete kudret verir.
Sosyal bilimler ise idrak.
Kudret idraksiz olursa, gürültü çıkarır.
İdrak kudretsiz olursa, ağıt yakar.
Asıl marifet, ikisini aynı medeniyet tasavvurunda buluşturabilmektir.