Emekli adam kahveye erken gelir.
Erken dediğim, kahvecinin sandalyeleri daha tam düzeltmediği saatler.
Kapıdan içeri girer, önce şöyle bir etrafa bakar. Sanki kahve onun evidir de gece içinde bir şey eksilmiş mi diye yoklama yapar.
Sonra her zamanki masasına oturur.
Masa da onu tanır artık. Sandalye de tanır. Çaycı çocuk da tanır.
“Abi her zamankinden mi?”
“Ver bir çay.”
Bir çay der ama o çay öyle hemen içilecek bir çay değildir. O çay, sabah ile öğlen arasına gerilmiş ince bir iptir. Adam o ipe tutunur.
Çay gelir.
Önce karıştırır.
Sonra kaşığı tabağın kenarına vurur. Tık… tık…
Memleketin en eski müziği budur belki de: İnce belli bardakta kaşık sesi.
Bir yudum alır. Dudaklarını yakmasın diye değil, gün çabuk bitmesin diye yavaş içer.
Çünkü emekli adamın en büyük meselesi artık zaman değildir. Zaman çoktur. Fazla çoktur hatta. Mesele, o zamanı neyle dolduracağıdır.
Gençken vakit yoktur. Koşarsın, işe yetişirsin, eve yetişirsin, çocuğun okuluna yetişirsin, faturaya, takside, düğüne, cenazeye yetişirsin.
Sonra bir gün emekli olursun.
Ve hayat ilk defa sana şöyle der:
“Buyur, vaktin var.”
İşte insan bazen en çok vaktin çokluğundan yorulur.
Biz emekliliği yıllarca bir huzur menzili sandık. Sahilde yürüyüş, sabah gazetesi, öğleden sonra kestirme…
Güzel hikâye.
Lakin memleket gerçeği her zaman broşürlerdeki gibi çıkmıyor.
Bizde emeklilik çoğu zaman dinlenmek değil, hesabı daha küçük rakamlarla yapmaya başlamak demek. Maaş yatar, kiraya bakarsın, pazara bakarsın, ilaca bakarsın. Bir de kendi yaşına bakarsın.
Sonra çaya dönersin.
Çünkü çay hâlâ en ucuz oyalanma biçimidir.
Kahvedeki emekli adam gazeteyi eline alır. Okumaz aslında. Başlıklara kızar.
“Yine zam gelmiş.”
“Bunlar da işi iyice azıttı.”
“Bizim zamanımızda…”
Bu cümle tehlikelidir. Bir başladı mı arkası gelir. Bizim zamanımızda ekmek büyüktü. İnsanlık vardı, komşuluk vardı, maaş azdı ama bereket vardı. Çocuklar sokakta oynardı. Telefon yoktu ama muhabbet vardı.
Gençler buna güler.
“Amca yine nostaljiye bağladı” derler.
Ama mesele nostalji değildir. Mesele, insanın kendi ömrünün tedavülden kalktığını hissetmesidir.
Eskiden o adam bir evin direğiydi. Çocukların harçlığı ondan çıkardı. Bayramda zarfı o verirdi. Pazarlıkta sözü geçerdi. Mahallede adı vardı.
Şimdi?
Şimdi banka promosyonu konuşuyor.
Şimdi eczanede fiyat soruyor.
İnsanın en ağır fakirliği parasızlık değildir bazen. Eski itibarını yeni hayatın içinde nereye koyacağını bilememektir.
Kahvede ikinci çay gelir.
Bu biraz daha yavaş içilir.
Yan masada okey taşları şakırdar. Biri hep yanlış taş atar. Biri memleketi kurtarır. Biri “ben demiştim” diyerek bütün siyasi tarihimize katkıda bulunur. Kahve dediğin yer, Türkiye’nin küçük meclisidir. Farkı şu: Burada herkes konuşur, kimse tutanak tutmaz.
Üçüncü çay öğlene doğru gelir.
Artık adamın kalkması gerekir ama kalkmaz.
Eve gitse televizyon var. Sessizlik var. Belki eşinin “ekmek almayı unutma” sesi var. Belki de kimsenin sesi yok.
O yüzden çayı soğutur.
Çünkü bazı insanlar çayı değil, yalnızlığı soğutmaya çalışır.
Biz bu kuşağa çok şey borçluyuz. Ama en çok da şunu borçluyuz: Onları sadece “emekli maaşı” diye konuşmamayı.
Onlar bir bütçe kalemi değil.
Onlar sabah kahvesinde yavaş yavaş eksilen bir nesil.
Bir ülkenin hâlini anlamak istiyorsanız, büyük laflara bakmayın.
Sabah bir kahveye girin.
Üç bardak çayı iki saate yayan adama bakın.
O adam size ekonomiyi de anlatır.
Yalnızlığı da.
Zamanın insana yaptığı haksızlığı da.
Ve en çok şunu anlatır:
Bazı insanlar yaşlanmaz.
Sadece masadan biraz daha geç kalkar.























