ÖZGÜRÜZ AMA NE KADAR?

SEVİM MORDOĞAN GÖĞER

26-06-2026 13:56

İsyan Etmek mi Özgürlüktür, Kendini İnşa Etmek mi?

Geçtiğimiz iki hafta boyunca bu köşede, özgürlüğün tarihsel yolculuğunu, dışsal zincirlerden kurtulurken nasıl içsel tutsaklıklara sürüklendiğimizi ve özgürlük adına birbirimizin yaşam alanlarını nasıl daralttığımızı konuştuk. Bugün ise gelin, meseleyi biraz daha kişisel bir yerden ele alalım ve gözlerimizi kendi iç dünyamıza çevirelim.

Şöyle bir etrafımıza baktığımızda dikkatimizi çeken ortak bir manzara var: Herkes bir şeylere öfkeli. Herkes bir başkaldırı hâlinde. Sosyal medyadan gündelik ilişkilere kadar hayatın her alanında sürekli bir itiraz, sürekli bir mücadele dili hâkim.

Fakat burada çözülmesi gereken önemli bir çelişki bulunuyor:

Bu kadar özgürlük söyleminin yükseldiği, her şeyin bu kadar serbest olduğu bir çağda neden insanlar kendilerini daha huzurlu değil de daha gergin, daha sıkışmış ve daha mutsuz hissediyor?

Acaba özgürlüğü isyan etmekle karıştırıyor olabilir miyiz?

Bir zamanlar özgürlüğün önündeki engeller daha görünürdü. Zincirler, yasaklar, baskıcı otoriteler ve açık kısıtlamalar vardı. Bugün ise çoğu zaman kurallara karşı çıkmayı, sınırları zorlamayı ya da yalnızca öfkeli olmayı özgürlük olarak yorumluyoruz.

Oysa burada önemli bir ayrıntı gözden kaçıyor.

Sırf bir şeye tepki olsun diye yaptığınız bir davranış ne kadar özgür bir davranıştır?

Bir kurala, bir düzene ya da bir düşünceye yalnızca öfke duyduğunuz için onun tam tersini yapıyorsanız, aslında hâlâ o şeye bağlı yaşıyorsunuz demektir. Hareketinizin yönünü siz değil, tepki gösterdiğiniz şey belirliyordur.

Bu nedenle her karşı çıkış özgürlük değildir. Bazen isyan ettiğimizi sanırken, yalnızca başka bir bağımlılığın içinde savruluyor olabiliriz.

Elbette toplum baskısı, mahalle kültürü, “el âlem ne der” korkusu ve insanların birbirini sürekli yargılaması bireyin nefes alanını daraltıyor. Ancak kuralların tümünü ortadan kaldırmak da çözüm değildir.

Trafik ışıklarının olmadığı bir kavşakta kimse özgürce ilerleyemez. Herkes aynı anda hareket etmeye çalışır ve sonuçta ortaya özgürlük değil, kaos çıkar.

Sorun kuralların varlığı değil; o kuralların insanı geliştirmek için mi, yoksa onu tek tipleştirmek için mi kullanıldığıdır.

Modern dünya ise önümüze çok daha karmaşık bir tablo koyuyor. Bize sürekli olarak sınırsız seçenekler sunulduğu söyleniyor:

“İstediğin mesleği seçebilirsin. İstediğin hayatı yaşayabilirsin. Önünde sayısız fırsat var.”

Ancak seçeneklerin çoğalması her zaman özgürlüğü artırmaz. Bazen seçim yapmayı daha da zorlaştırır.

Bir yanda geçim kaygısı, diğer yanda kusursuz görünme baskısı… Bir tarafta ekonomik gerçekler, diğer tarafta sosyal medyanın parlatılmış hayatları…

Sonuçta çoğu insan hayalini kurduğu hayatı değil, sürdürebileceği hayatı seçiyor. Ruhuna iyi gelen yolu değil, daha fazla onay alacağı yolu tercih ediyor.

Ve belki de en büyük yanılgı burada başlıyor:

Bütün bunları kendi özgür irademizle yaptığımızı sanıyoruz.

Peki çözüm nedir?

Çözüm, her şeyi reddetmek ya da her şeyi yıkmak değildir.

Gerçek özgürleşme, insanın önce kendisine dürüst olabilmesiyle başlar.

Verdiğim karar gerçekten bana mı ait?

Yoksa yıllardır bana öğretilen rollerin bir yansıması mı?

İçimde taşıdığım öfke beni özgürleştiriyor mu, yoksa beni yeni bir kalıbın içine mi hapsediyor?

İnsan, kendi hayatına dışarıdan bakabildiği gün özgürleşmeye başlar. Onu yöneten korkuları, alışkanlıkları, toplumsal beklentileri ve görünmez bağları fark ettiği ölçüde kendi hayatının öznesi olur.

Belki de özgürlük, istediğimizi yapmak kadar; neden istediğimizi sorgulayabilme cesaretidir.

Bu yüzden özgürlüğün en zor biçimi, kuralları yıkmak değil; kendimizle yüzleşebilmektir.

Çünkü insanın kendi kendine karşı dürüst olabilmesi, sahip olabileceği en büyük özgürlüktür.

Şimdi soru şu:

Bütün gürültüleri susturup o aynaya bakmaya gerçekten hazır mıyız?

 

DİĞER YAZILARI ÖZGÜRLÜĞÜN GERÇEK SINIRI: VİCDAN VE TAHAMMÜL 01-01-1970 03:00 ZİNCİRLER KIRILDI, YA DUVARLAR? 01-01-1970 03:00 Beklentinin Yorgunluğu 01-01-1970 03:00 Hayal Satanlar ve Gerçekler 01-01-1970 03:00 VİTRİNİN ARKASINDA ÇÜRÜYEN MAHREMİYET 01-01-1970 03:00 ÇAĞIN EŞİĞİNDE KADİM BİR BAHAR 01-01-1970 03:00 RUHUN GURULTUSU 01-01-1970 03:00 EGOSU ŞİŞMİŞ, VİCDANI SÖNMÜŞ BİR NESİL 01-01-1970 03:00 Bir Veda, Bir Yeniden Doğuş 01-01-1970 03:00 HAYAL KIRIKLIĞININ GÜNLÜK KARNESİ 01-01-1970 03:00 ZARAFETİN SESSİZ GÜCÜ 01-01-1970 03:00 Yalnızlığın Evrimsel Biyoalarmı: Ruhun Değil, Hücrenin Çığlığı 01-01-1970 03:00 Eti Senin, Kemiği Benim: Çelikleşen Ruhlardan Kırılgan Nesillere 01-01-1970 03:00 Onurla Kalabilmek 01-01-1970 03:00 Karanlığın Senfonisi: Neden Hep “Yanlış” Kişiye Çekiliyoruz? 01-01-1970 03:00 HAYATI KAİZEN İLE HAFİFLETMEK 01-01-1970 03:00 Geleceğin Cenaze Töreninde Bir Bardak Latte 01-01-1970 03:00 KIRMIZI BİR SAHTE VE BİR DİLİM TOST 01-01-1970 03:00 Bilgi Obezitesi Çağında Hakikat Nerede? 01-01-1970 03:00 Bir Penguen Gitti, Kalabalıklar Kendini Sorguladı. 01-01-1970 03:00 ÇÜRÜYEN RUHLAR VE ÇÜRÜYEN YARINLAR 01-01-1970 03:00 Kendini Tanımanın Stratejisi 01-01-1970 03:00 GÖRÜNMEYENİN PEŞİNDE BİR YAŞAM 01-01-1970 03:00 CEBİN DEĞİL, RUHUN DARLIĞI 01-01-1970 03:00 Zihnin Tarlası: Neden Başarıdan Çok Felakete Tıklıyoruz? 01-01-1970 03:00 Bedel Ödemeden Sahip Olduğumuz En Büyük Zenginlik 01-01-1970 03:00 Gardıroplarımız Neden Dolu, Ruhumuz Neden Boş? 01-01-1970 03:00 EBEVEYNLİK EHLİYETİ 01-01-1970 03:00 Kadınlar, Erkeğin Yok Oluşunda Kendi Rolünüzü Görüyor musunuz? 01-01-1970 03:00 Büyüdük Ama Zorbalık Bitmedi: Yetişkinlerin Acımasızlığı 01-01-1970 03:00 Akran Zorbalığı 01-01-1970 03:00 Olmadığın O Kişi Olmak ve Kaderin Sınavı 01-01-1970 03:00 ZEHİRLİ MERAK VE KAYBOLAN ÇOCUKLUKLAR 01-01-1970 03:00 Oyuncakların Tasarladığı Gelecek...Oyun Kutusu mu,Hayaller mi? 01-01-1970 03:00