Şöyle arkamıza yaslanıp etrafımıza dürüstçe bir bakalım… Ne çok yorulduk, değil mi? Ama bu, akşam eve gelip bir bardak çay içince geçen ya da birkaç saat uyuyunca hafifleyen bir yorgunluk değil. Eskiden insanlar tarlada, fabrikada bedenleriyle yorulurdu; bugün ise ruhlarımız yorgun. Çünkü modern çağın bizi içine çektiği o devasa girdapta artık sadece üretmiyor, aynı zamanda tüketiyoruz. Üstelik tükettiğimiz yalnızca eşyalar değil; birbirimizi, sevgimizi ve en çok da içimizdeki o saf insanı tüketiyoruz.
Hep söylenir ya; “Bu çağın insanının en büyük sorunu fakirlik ya da yalnızlık” diye… Bana kalırsa mesele ne yalnızlık ne de yoksulluk. Asıl problem, herkesin birbirinden sürekli bir şeyler beklemesi. Belki de çağımızın en görünmez ama en yıkıcı hastalığı tam olarak bu.
Bir düşünün… Anne-baba çocuğundan sürekli başarı bekliyor. Çocuk ailesinden koşulsuz anlayış istiyor. Patron, çalışanından sınırsız sadakat talep ediyor. İnsanlar artık birbirini olduğu gibi, kusurlarıyla ve eksikleriyle kabul etmiyor. Modern dünyada sevgi bile çoğu zaman “potansiyel” üzerinden kuruluyor. İnsanlar, karşısındakini olduğu kişi için değil; olmasını istedikleri kişi için seviyor.
Hal böyle olunca ilişkiler de doğal olarak saf sevgiden uzaklaşıyor. Adeta bir şirket yönetir gibi, “performansa dayalı” hale geliyor. Ne kadar başarılıysan, ne kadar beklenti karşılıyorsan, o kadar değer görüyorsun. Ne kadar işe yarıyorsan, o kadar seviliyorsun. Ve insanın canını en çok da bu yakıyor.
Toplumun Çizdiği Taslaklar
Bugün insanın değeri; ne hissettiğiyle, ne vicdanıyla, ne de kalbinin temizliğiyle ölçülüyor. Ölçüt artık yalnızca “işe yararlılık.”
Bir ortamda sessiz kalıp düşüncelere dalsanız hemen “sorunlu” damgası yiyorsunuz. Bir mesaja geç cevap verdiğinizde kimse “Belki yorgundur” diye düşünmüyor; doğrudan “ilgisiz” ilan ediliyorsunuz.
Çünkü çağımızın en büyük problemi yalnızca sabırsızlık değil. Herkes, birbirinin hayatında başrol olmak istiyor.
Oysa insan bazen sadece yorgundur… Bazen kırılmıştır. Bazen iki kelimeyi yan yana getirecek gücü bile yoktur. Fakat modern dünya bunu anlamaya çalışmıyor. Çünkü herkes kendi beklentisinin peşinde koşuyor.
İnsanlar artık kendi hayatlarını mutlu olmak için yaşamıyor; başkalarının beklentilerini boşa çıkarmamak için yaşıyor.
Bir genç, gerçekten sevdiği bölümü değil; ailesinin ve toplumun alkışlayacağı “prestijli” bölümü seçiyor.
Bir kadın, ne kadar yorulursa yorulsun güçlü görünmek zorunda hissediyor kendini.
Bir erkek, ağlamayı zayıflık saydığı için duygularını içine gömüyor ve bu katılığı “karakter” sanıyor.
Yıllar geçiyor… Ve günün sonunda insanlar aynaya baktığında kendi yüzlerini değil; toplumun onlar için çizdiği yabancı bir taslağı görüyor.
Gerçek Devrim: “Bir Şey Olmak Zorunda Değilsin”
Peki, bu girdaptan çıkış yok mu?
Elbette var.
Belki de bu çağın gerçek devrimi; kimsenin kimseden sürekli bir şey beklemediği gün başlayacak. İnsanların birbirini değiştirmeye çalışmadan dinleyebildiği, eksikleriyle kabul edebildiği gün…
Bir insanın yanında sadece “var olabilmek”…
Onu düzeltmeye çalışmadan sevebilmek…
Karşımızdakini bir “proje” gibi değil, yalnızca bir insan olarak görebilmek…
İnanın, insanı en çok hayatın zorlukları yormuyor. İnsan, en çok olmak zorunda bırakıldığı o yabancı kişiden yoruluyor.
Belki de modern insanın duymaya en çok ihtiyaç duyduğu cümle şu:
“Bir şey olmak zorunda değilsin. Sadece kendin ol ve kendin için yaşa.”
Çünkü hayat, başkalarının takdirini kazanma yarışına kurban edilemeyecek kadar kısa. Ve insan, kendi ruhunu sürekli erteleyerek yaşayamaz.
Belki bugün, aynaya baktığınızda gördüğünüz o yabancı taslağı silip yeniden kendiniz olmanın zamanı gelmiştir.