Yasın bir rengi var mıdır?
Bu soruyu duyduğunuz anda çoğumuzun zihninde aynı renk belirir: siyah. Çünkü yüzyıllardır acıyı, kaybı ve vedayı siyahla özdeşleştirmeyi öğrendik. Oysa yas, her zaman siyah değildir. Bazen acı, karanlığa bürünmek yerine en parlak rengi seçer; saklanmak yerine görünür olmayı ister.
Tıpkı ömrünü kırmızıya bürüyen, yaşadığı şehirde neredeyse herkesin tanıdığı ama çok az kişinin gerçekten anlamaya çalıştığı “Kırmızılı Kadın” gibi…
Onun yası siyah değildi.
Onunki, cayır cayır yanan bir kırmızıydı.
İnsan psikolojisi, çözülmesi kolay olmayan bir labirenttir. Hele ki bu labirentin içine ağır travmalar ve sınır tanımayan bir sevda eklenirse, ortaya dışarıdan bakıldığında anlaşılması güç hayatlar çıkar.
Bazen insan, yaşadığı büyük bir kırılmanın ardından bildiğimiz gerçeklikten uzaklaşır ve yalnızca kendisinin kurabildiği bir dünyanın içinde yaşamaya başlar. Dışarıdan bakıldığında buna “sıra dışı bir yaşam” ya da “divanelik” denir. Oysa çoğu zaman bu, ruhun hayatta kalabilmek için geliştirdiği en son savunma biçimidir.
Belki de Kırmızılı Kadın’ın yıllarca giydiği kırmızı elbiseler bir tercih değil, sessiz bir çığlıktı.
Belki de her gün o renkle dolaşırken, kimsenin duymadığı bir cümleyi tekrar ediyordu:
“Ben buradayım ve canım çok acıyor.”
Ne var ki toplum olarak en büyük çelişkilerimizden biri de tam burada başlıyor.
Hayattayken yanından geçerken göz göze gelmekten kaçındığımız, anlamaya çalışmak yerine etiketlediğimiz insanları, ancak onlar aramızdan ayrıldıktan sonra anlamaya çalışıyoruz.
Yaşarken “farklı” dediklerimize, öldüklerinde “hikâye” diyoruz.
Yaşarken yalnız bıraktıklarımızın ardından, en içli cümleleri kuruyoruz.
Oysa asıl ihtiyaç duydukları zaman, hayatta oldukları zamandı.
Belki de en büyük eksikliğimiz, insanların davranışlarını değil, yaralarını okumayı öğrenememiş olmamızdır.
Kırmızılı Kadın’ın sessiz ömrü bana üç şeyi düşündürdü.
İlki, sadakatti.
Bugünün hızla tüketilen ilişkileri içinde, bir duyguyu ömrünün merkezine koyabilmek artık neredeyse anlaşılmaz bir davranış gibi görülüyor. Oysa bazen insan, bütün ömrünü tek bir hatıranın etrafında yaşayabiliyor. Bunun doğru ya da yanlış oluşundan önce, ne kadar derin bir ruhsal gerçeklik taşıdığını görmek gerekiyor.
İkincisi, kabullenişti.
Hayatın getirdiği büyük yıkımları inkâr etmek yerine onları kendi varlığının bir parçası hâline getirmek… Acıyı omzuna alıp onunla yürümek… Herkesin başarabileceği bir şey değildir.
Üçüncüsü ise acının sessizliğiydi.
En büyük acılar çoğu zaman bağırmaz.
En derin yaralar çoğu zaman görünmez.
İnsan bazen yıllarca aynı sokakta yürür; aynı renklere bürünür, aynı hareketleri tekrar eder. Biz bunu alışkanlık sanırız. Oysa belki de her tekrar, hiç dinmeyen bir yasın ritmidir.
Peki, Kırmızılı Kadın kimdi?
Sadece alışılmışın dışında yaşayan divane bir âşık mıydı?
Yoksa ruhu en ince yerinden kırılmış, o kırıkları kırmızıyla örtmeye çalışan yaralı bir kadın mı?
Belki de ikisi birden…
Belki de insan, bazen ancak acısıyla birlikte var olabilir.
Onun sessizce aramızdan ayrılışı, geride yalnızca bir hayat hikâyesi bırakmadı. Aynı zamanda hepimize önemli bir soru bıraktı:
Biz gerçekten insanları görüyor muyuz, yoksa yalnızca onların bize gösterdiklerini mi görüyoruz?
Bir dahaki sefere sokakta kendi dünyasında yaşayan, alışılmışın dışında görünen birine rastladığımızda, yargılamadan önce bir an durup düşünelim.
Çünkü bazen en büyük çığlıklar sessizdir.
Ve bazen yasın rengi siyah değil, kimsenin anlam veremediği kadar parlak bir kırmızıdır.























