Malatya Lider Gazetesi
HV
30 HAZİRAN Salı 12:19

ÖZGÜRÜZ AMA NE KADAR?

SEVİM MORDOĞAN GÖĞER
SEVİM MORDOĞAN GÖĞER

İsyan Etmek mi Özgürlüktür, Kendini İnşa Etmek mi?

Geçtiğimiz iki hafta boyunca bu köşede, özgürlüğün tarihsel yolculuğunu, dışsal zincirlerden kurtulurken nasıl içsel tutsaklıklara sürüklendiğimizi ve özgürlük adına birbirimizin yaşam alanlarını nasıl daralttığımızı konuştuk. Bugün ise gelin, meseleyi biraz daha kişisel bir yerden ele alalım ve gözlerimizi kendi iç dünyamıza çevirelim.

Şöyle bir etrafımıza baktığımızda dikkatimizi çeken ortak bir manzara var: Herkes bir şeylere öfkeli. Herkes bir başkaldırı hâlinde. Sosyal medyadan gündelik ilişkilere kadar hayatın her alanında sürekli bir itiraz, sürekli bir mücadele dili hâkim.

Fakat burada çözülmesi gereken önemli bir çelişki bulunuyor:

Bu kadar özgürlük söyleminin yükseldiği, her şeyin bu kadar serbest olduğu bir çağda neden insanlar kendilerini daha huzurlu değil de daha gergin, daha sıkışmış ve daha mutsuz hissediyor?

Acaba özgürlüğü isyan etmekle karıştırıyor olabilir miyiz?

Bir zamanlar özgürlüğün önündeki engeller daha görünürdü. Zincirler, yasaklar, baskıcı otoriteler ve açık kısıtlamalar vardı. Bugün ise çoğu zaman kurallara karşı çıkmayı, sınırları zorlamayı ya da yalnızca öfkeli olmayı özgürlük olarak yorumluyoruz.

Oysa burada önemli bir ayrıntı gözden kaçıyor.

Sırf bir şeye tepki olsun diye yaptığınız bir davranış ne kadar özgür bir davranıştır?

Bir kurala, bir düzene ya da bir düşünceye yalnızca öfke duyduğunuz için onun tam tersini yapıyorsanız, aslında hâlâ o şeye bağlı yaşıyorsunuz demektir. Hareketinizin yönünü siz değil, tepki gösterdiğiniz şey belirliyordur.

Bu nedenle her karşı çıkış özgürlük değildir. Bazen isyan ettiğimizi sanırken, yalnızca başka bir bağımlılığın içinde savruluyor olabiliriz.

Elbette toplum baskısı, mahalle kültürü, “el âlem ne der” korkusu ve insanların birbirini sürekli yargılaması bireyin nefes alanını daraltıyor. Ancak kuralların tümünü ortadan kaldırmak da çözüm değildir.

Trafik ışıklarının olmadığı bir kavşakta kimse özgürce ilerleyemez. Herkes aynı anda hareket etmeye çalışır ve sonuçta ortaya özgürlük değil, kaos çıkar.

Sorun kuralların varlığı değil; o kuralların insanı geliştirmek için mi, yoksa onu tek tipleştirmek için mi kullanıldığıdır.

Modern dünya ise önümüze çok daha karmaşık bir tablo koyuyor. Bize sürekli olarak sınırsız seçenekler sunulduğu söyleniyor:

“İstediğin mesleği seçebilirsin. İstediğin hayatı yaşayabilirsin. Önünde sayısız fırsat var.”

Ancak seçeneklerin çoğalması her zaman özgürlüğü artırmaz. Bazen seçim yapmayı daha da zorlaştırır.

Bir yanda geçim kaygısı, diğer yanda kusursuz görünme baskısı… Bir tarafta ekonomik gerçekler, diğer tarafta sosyal medyanın parlatılmış hayatları…

Sonuçta çoğu insan hayalini kurduğu hayatı değil, sürdürebileceği hayatı seçiyor. Ruhuna iyi gelen yolu değil, daha fazla onay alacağı yolu tercih ediyor.

Ve belki de en büyük yanılgı burada başlıyor:

Bütün bunları kendi özgür irademizle yaptığımızı sanıyoruz.

Peki çözüm nedir?

Çözüm, her şeyi reddetmek ya da her şeyi yıkmak değildir.

Gerçek özgürleşme, insanın önce kendisine dürüst olabilmesiyle başlar.

Verdiğim karar gerçekten bana mı ait?

Yoksa yıllardır bana öğretilen rollerin bir yansıması mı?

İçimde taşıdığım öfke beni özgürleştiriyor mu, yoksa beni yeni bir kalıbın içine mi hapsediyor?

İnsan, kendi hayatına dışarıdan bakabildiği gün özgürleşmeye başlar. Onu yöneten korkuları, alışkanlıkları, toplumsal beklentileri ve görünmez bağları fark ettiği ölçüde kendi hayatının öznesi olur.

Belki de özgürlük, istediğimizi yapmak kadar; neden istediğimizi sorgulayabilme cesaretidir.

Bu yüzden özgürlüğün en zor biçimi, kuralları yıkmak değil; kendimizle yüzleşebilmektir.

Çünkü insanın kendi kendine karşı dürüst olabilmesi, sahip olabileceği en büyük özgürlüktür.

Şimdi soru şu:

Bütün gürültüleri susturup o aynaya bakmaya gerçekten hazır mıyız?

 

YORUMLAR