Son yıllarda ne zaman birinin hayatının kötüleştiğini görsem hep aynı cümleyi duyuyorum: “Üzülme, bunda da bir hayır vardır.” İşini kaybedene, geçinemeyene, haksızlığa uğrayana, geleceğinden ümidini kesen gence sabır tavsiye ediyoruz. Tavsiyemiz hazır, vicdanımız rahat. Sonra dönüp kendi hayatımıza devam ediyoruz.
İtirazım “Lâ tahzen” sözüne değil, onu kullanma biçimimizedir. Çünkü bu söz, acı çeken insanı susturmak için söylendiğinde ne anlamı olur? Kırık kalbin yanında bulunmak başka, kırılan kalbe uzaktan metanet öğütlemek başkadır. Birincisi merhamettir; ikincisi çoğu zaman toplumsal mesuliyetten kaçmanın zarif bir yoludur.
Bugün Türkiye’de milyonlarca insanın derdi sadece şahsi tercihlerinden doğmuyor. Hayat pahalılığı, işsizlik, barınma sıkıntısı ve gelecek kaygısı, ferdî görünen kederlerin arkasındaki içtimai zemini oluşturuyor. Genç bir insan kendisini yetersiz hissediyorsa belki mesele yalnız onun özgüveninde değildir; yıllarca çalışmasına rağmen önünde bir istikbal görememesindedir.
Fakat çağımızın popüler maneviyatı, toplumsal meseleleri paketlere koymayı seviyor. Birkaç teselli cümlesi, biraz “pozitif düşünce”, bir miktar tevekkül… Böylece adaletsizliği konuşmak yerine insanlara ona nasıl tahammül edeceklerini öğretiyoruz. Dini de toplumu dönüştüren, güzelleştiren, hayatı kolaylaştıran olmaktan çıkartıp ruhu sakinleştiren bir ilaca dönüştürüyoruz. Oysa din yalnız insanın içini teskin etmez; ona dışarıdaki haksızlığı görme mükellefiyeti de yükler.
Geçmişte mahalle, tekke, vakıf ve ahi teşkilatı yalnız dinî yahut iktisadi yapılar değildi. Bunlar aynı zamanda birer dayanışma, yardımlaşma ağıydı. Elbette eski cemiyet kusursuz değildi; yoksulluk da vardı, tahakküm de. Fakat insanın derdi bütünüyle kendi hanesine yazılmazdı. Bugün mahalle küçüldü, sosyal medya büyüdü. Binlerce takipçimiz var fakat kapısını çalabileceğimiz kaç insan var. Birinin kuyuda olduğunu görüyor, gönderisine beğeni atıyoruz, ardından ekranı kaydırıyoruz.
Modern insanın kuyusu bazen banka borcu, bazen iş başvurusuna gelmeyen cevap, bazen de kimseye anlatamadığı yalnızlıktır.
Bir de sabır var tabi, sabır da en fazla tahrif ettiğimiz kavramlardan biridir. Sabır, zulme rıza göstermek değildir. İnsanın yeise kapılmadan mücadeleyi sürdürmesidir. Açlığa sabretmenin adı oruç olabilir; fakat başkasının açlığını seyretmenin adı sabır değil, kayıtsızlıktır. Acıya dayanmak metanettir; acıyı meydana getiren adaletsizliğe susmak ise fazilet değildir.
İnsan, toplum ve din arasındaki bu münasebeti yeniden düşünmek zorundayız. İnsan yalnız bırakıldığında din teselliye, toplum kalabalığa dönüşüyor. Dini kendi çıkarlarımız için kullandığımızda din şekilden ibaret kalıyor; toplum yarayı paylaşmadığında fert kendi kuyusunda unutuluyor. Hâlbuki kırık kalplerde bulunmak, yalnız Allah’a atfedilen bir rahmet değil, insana verilmiş ahlaki bir vazifedir.
Bu nedenle birine “Lâ tahzen” demeden önce durup düşünelim: Onun derdini hafifletmek için ne yaptık? Kapının açılmasını bekleyen insana sabır tavsiye etmek elbette güzeldir. Ancak asıl mesele, o kapının neden kapalı olduğunu sormak ve gerekiyorsa beraberce vurmaktır. Çünkü bazen umut, güzel bir söz değil; insanın yanında gerçekten birinin bulunduğunu bilmesidir.
Kalın sağlıcakla.