Deniz Göktaş’ın stand-up gösterisiyle başlayan tartışma, aslında bir komedyenin sahnede söylediği birkaç cümleden ibaret değil. Mesele çok daha derinde. Mesele, bu toplumun kutsallarıyla, sınırlarıyla, hürmet duygusuyla ve en önemlisi de “özgürlük” kelimesine yüklediği keyfî manalarla ilgilidir.
Şunu en baştan söyleyelim: İnsanların mukaddesatı, dini değerleri, Kur’an-ı Kerim’i, inancı, ibadeti, mezhebi, kimliği; hiç kimsenin sahne malzemesi, kahkaha aparatı, alay konusu olamayacak kadar mühimdir. Buna “cesur mizah” denmez. Buna “tabu yıkmak” denmez. Buna “özgürlük” hiç denmez. Çünkü özgürlük, başkasının kalbine basarak kendine alkış devşirmek değildir.
Sosyoloji bize şunu öğretti: Her toplumun sembolik sınırları vardır. Bu sınırlar bazen kanunla çizilmez; örfle, vicdanla, edep duygusuyla, müşterek hafızayla çizilir. Durkheim’ın “kolektif bilinç” dediği şey biraz da budur. Toplumu toplum yapan yalnızca kurumlar, yollar, binalar, seçimler değildir. Toplumu toplum yapan, insanların ortak değerleridir. O değerler hoyratça çiğnendiğinde, yalnızca bir fikir tartışması çıkmaz; cemiyetin sinir uçlarına dokunulur.
Bugün bazıları çıkıp “Mizahın görevi dokunulmazlara dokunmaktır” diyor. Güzel cümle. Kulağa entelektüel de geliyor. Fakat mesele şu: Bu cümle herkes için aynı cesaretle kuruluyor mu? Atatürk söz konusu olduğunda da mı böyle? Başka kimlikler, inançlar söz konusu olduğunda da mı “mizah dokunulmaza dokunur” deniliyor? Yoksa iş müslümanların mukaddesatına gelince mi birdenbire özgürlük havariliği başlıyor?
Ahmet Hakan bu haftaki yazısında işaret ettiği esas mesele de tam burada duruyor: Bizde özgürlük çoğu zaman ilke değil, mahalle refleksidir. Kendi kutsalına gelince kıyameti koparanlar, başkasının kutsalına gelince “canım mizah bu” rahatlığına sığınıyor. Kendi mahrem alanına dokunulunca “nefret söylemi” diyenler, başkasının inancı incitilince “ifade hürriyeti” nutku atıyor. İşte bunun adı özgürlük değil, çifte standarttır. Daha eski tabirle riyakârlıktır.
Burada şu ayrımı da unutmamak gerekir: Mizah elbette toplumu eleştirebilir. İktidarı, kibri, yozlaşmayı, sahtekârlığı, istismarı hedef alabilir. Hatta almalıdır. Fakat bir dinin kutsal kitabını, insanların ibadetini, inançla kurduğu mahrem bağı alay konusu yapmak başka bir şeydir. Bu, mizahın zekâsı değil; edebin iflasıdır.
Modern toplumlarda buna “sembolik şiddet” denir. Yani bir grubun en derin değerlerini aşağılayarak, onun kamusal alandaki haysiyetini zedelemek. İnsanlar yalnızca ekmekle yaşamaz. İnsanlar haysiyetle, aidiyetle, inançla, hafızayla da yaşar. Siz o hafızayı sahnede kahkaha uğruna örselerseniz, sonra da “ama ben özgürüm” diyerek işin içinden çıkamazsınız.
Evet, bir toplumda mizah olmalı, eleştiri olmalı, söz de olmalı, itiraz da olmalı. Ama her şeyden önce bir ölçü olmalı. O ölçünün adı bazen edep, bazen izan, bazen saygıdır. Bu kelimeler eski görünebilir; fakat cemiyet hayatını ayakta tutan asıl sütunlar biraz da bunlardır.
Bize bugün lazım olan şey, sınırsız mizah masalı değil; başkasının mukaddesatına da kendi mukaddesatımız kadar saygı gösterecek bir ahlâktır.
Çünkü kutsalına göre özgürlükçü olanın özgürlük dersi vermeye hakkı yoktur.
Ve hiç kimse kusura bakmasın: İnanca hakareti, Kur’an’la alayı, dini değerleri sahne şakasına çevirmeyi “mizah özgürlüğü” diye pazarlamak, bu toplumun vicdanında karşılık bulmaz.























