Bir asrın içindeyim ama bu asır bana ait değil. Etrafıma baktıkça bir medeniyet havzasında değil, bitmeyen bir çarşının hengâmesinde yaşadığımı hissediyorum... Küreselleşme diye takdim edilen şey, nazarımda insanlığın en gürültülü fakat en sığ masalıdır. Herkesin lisanında aynı kelimeler, zihninde aynı tasvirler, kalbinde aynı boşluk… Alem küçülmedi; insan küçüldü.
Kültür dediğim şey, insanın asırlara yayılmış emeği, tecrübesi ve irfanıydı.. Bugünse paketlenmiş, etiketlenmiş, tüketilmek üzere raflara dizilmiş bir meta. Küresel olan, derinlik değil hız üretiyor. Hatırlamayı değil, unutmayı teşvik ediyor. Gelenek yük sayılıyor, kök fazlalık.
İşte kültürel çölleşme tam da budur.
Çölleşme diyorum; zira bu topraklarda artık fikir neşv ü nemâ bulmuyor. Ortada bir bolluk var ama bu bolluk bereket değil. Her yerden bilgi fışkırıyor ama hikmet yok. Ekranlar dolu, zihinler yorgun. Herkes konuşuyor ama kimse dinlemiyor. Küresel insan, her şeye maruz kalan ama hiçbir şeyle temas kuramayan bir seyirciye dönüştü; bazen kendi kelimelerimi bile başkasının lugatından alıyorum.
Çünkü yüzeyde bir hareketlilik var ama derine indiğinizde hayat emaresi yok. Herkes her şeye aynı anda erişebiliyor; musikilere, filmlere, fikirlere… Ama bu bolluk, garip bir yoksulluğu da beraberinde getiriyor. Dinlediğim şarkılar değişiyor ama hissettirdikleri aynı. İzlediğim diziler farklı ama anlattıkları hikâye tek tip. Küresel kültür, bana seçme özgürlüğü sunduğunu iddia ederken aslında seçeneklerimi daraltıyor.
En acısı da şu: Lisan yaralanmış. Lisan yaralanınca fikir sakatlanır. Bugün konuştuğumuz dil, reklamların, sloganların dilidir. Kendi kavramlarımızı kaybettikçe, kendi âlemimizi de kaybediyoruz. Başkasının kelimeleriyle kurulan bir şuur, ancak başkasının hakikatini taşır. Ben kendi hakikatimi arıyorum ama etrafım...
Küreselleşme bize kardeşlik vaat etti, bize benzerlik dayattı. Oysa medeniyet, benzemekle değil, konuşmakla doğar. Farkların sustuğu yerde diyalog değil, tek sesli bir gürültü vardır. Bugün o gürültünün içindeyiz.
Benim itirazım dünyaya değil; dünyasızlığa. Kendi irfanını, kendi sesini, kendi acısını inkâr eden bir açıklığa. Kültürel çölleşmeye karşı verilecek mücadele, önce insanın kendi içine dönmesiyle başlar. Kendi kitaplığına, kendi musikisine, kendi kelimelerine…
Aksi halde bu asır, bize her şeyi sunarken, bizi kendimizden mahrum bırakmaya devam edecek. Ve biz, kalabalıklar içinde, sessiz bir yoksullukla yaşamayı kader sanacağız.