Eskiden bir mahallede biri ağlasa, sesi üç ev öteden duyulurdu.
Duyan sadece kulağıyla duymazdı üstelik. İçinden de duyardı. Kapılar çalınırdı. “Hayırdır?” denirdi. Bir tencere yemek inerdi aşağıya. Bir y.şlının pazardan döndüğü görülse, poşetinin ucundan tutulurdu. Bir çocuk sokakta düştüğünde, kimin çocuğu olduğuna bakılmazdı. Çocuktu çünkü. Canı yanmıştı. Bu kadarı yeterdi.
Şimdi öyle mi?
Şimdi herkes kendi küçük fanusunda yaşıyor.
Kulaklıklar kulakta. Gözler ekranda. Kapılar kilitli. Kalpler daha da kilitli. Aynı apartmanda oturup birbirinin cenazesinden haberi olmayan insanlar var artık. Aynı asansörde karşılaşıp başını telefondan kaldırmayan insanlar. Aynı şehirde yaşayan ama birbirine neredeyse yabancı kabileler gibi duran kalabalıklar.
Buna da modern hayat diyoruz.
Belki de adını yanlış koyuyoruz.
Çünkü modernlik, insanı daha zarif, daha dikkatli, daha vicdanlı yapacaksa güzeldir. Ama insanı mekanikleştiriyorsa, her şeyi otomatiğe bağlıyorsa, ruhu inceltiyorsa değil. Sabah kalk, işe git, para kazan, alışveriş yap, eve dön, ekrana bak, uyu. Ertesi gün yine aynı. İnsan değil de sanki kurulmuş bir saat gibi. İşleyen ama hissetmeyen. Dönen ama duymayan.
İşte asıl mesele burada.
Biz sadece alışkanlıklarımızı kaybetmedik. Biraz masumiyetimizi de kaybettik. Biraz mahcubiyetimizi. Biraz utanma duygumuzu. Biraz “ayıp olur” terbiyesini. Biraz “komşu açken tok yatılmaz” inceliğini. Eskilerin “edep” dediği şey vardı ya, hani insanın kendini frenlemesi, haddini bilmesi, karşısındakinin kalbini hesaba katması… İşte ondan eksildik.
Bugün herkes çok haklı.
Herkes mağdur.
Herkes yorgun.
Herkes öfkeli.
Ama nedense kimse dönüp de “Ben kimin kalbini kırdım?” diye sormuyor.
İşte bunun adı yabancılaşmadır. İnsan önce çevresine yabancılaşıyor, sonra emeğine, sonra komşusuna, sonra kendi kalbine. En sonunda da acıya yabancılaşıyor. Bir yerde biri ağlıyor, biz geçiyoruz. Bir çocuk üşüyor, biz bakıyoruz. Bir kadın eziliyor, biz yorum yapıyoruz. Bir yaşlı yalnız kalıyor, biz “hayat böyle” deyip sıyrılıyoruz.
Oysa hayat böyle olmak zorunda değil.
Vicdan dediğimiz şey sadece insanın içinde duran küçük bir sızı değildir. Toplumların da vicdanı olur. Hatta olmalıdır. Bir toplum, zayıfını nasıl koruduğuyla belli olur. Yetimine nasıl baktığıyla. Fakirine nasıl davrandığıyla. Düşene gülüp gülmediğiyle. Güçlünün karşısında susup susmadığıyla. Mazlumun sesini duyup duymadığıyla.
Bir toplumun vicdanı varsa, orada kimse tamamen yalnız kalmaz.
Bir toplumun vicdanı varsa, garip kapı kapı dolaşmaz.
Bir toplumun vicdanı varsa, insanlar birbirinin acısını seyirlik malzeme yapmaz.
Ama toplum vicdanını kaybederse ne olur?
Geriye düzen kalır, fakat ruh kalmaz. Kanun kalır, fakat merhamet kalmaz. Bina kalır, fakat yuva kalmaz. Kalabalık kalır, fakat cemiyet kalmaz.
Bizim bugün en büyük yoksulluğumuz belki de para değil.
Vicdan yoksulluğu.
Merhamet yorgunluğu.
İnsaf eksikliği.
Biraz durmaya ihtiyacımız var. Birbirimizin yüzüne gerçekten bakmaya. Bir kapıyı çalmaya. Bir çocuğun başını okşamaya. Bir yaşlının hâlini sormaya. Birinin derdini küçümsemeden dinlemeye.
Çünkü insan, sadece yaşadığı için insan olmaz.
Başkasının acısı içini titretiyorsa insan olur.
Toplum da öyle.
Vicdanı varsa toplumdur.
Yoksa yalnızca kalabalık.