Üç haftadır bu köşede bir nevi zihinsel check-up yapıyoruz. Özgürlüğün dışsal zincirlerden kurtulup nasıl içsel prangalara dönüşebildiğini, toplumsal tahammülsüzlüklerimizi ve kendi içimizde büyüttüğümüz sahte başkaldırıları birlikte sorguladık. Bugün ise bu düşünsel yolculuğun son durağına, varoluşumuzun en temel sorusuna uzanıyoruz: Hayatın anlamı nedir ve özgürlüğün gerçek değeri nerede başlar?
İnsanlık, var olduğu günden bu yana iki temel kavramın peşinden koştu. Biri yaşamın kendisi, diğeri ise o yaşama anlam kazandıran değerler bütünü. Çok açık bir gerçek var karşımızda: Hayat olmadan özgürlükten söz edilemez. Ancak özgürlük olmadan da hayat, yalnızca biyolojik bir varoluşa, nefes alıp vermekten ibaret bir hayatta kalma mücadelesine dönüşür.
Çünkü hayat, sadece sabahlara uyanıp akşamları uyumaktan ibaret değildir. Onu değerli kılan; karşılaştığımız zorluklar, elde ettiğimiz başarılar, kurduğumuz umutlar ve en önemlisi kendi kaderimiz üzerinde söz sahibi olabilme gücümüzdür. Eğer bir insan hayal kurarken bile korkuyorsa, geleceği hakkında karar alırken sürekli başkalarının gölgesinde kalıyorsa ve emeğinin karşılığını onuruyla elde edemiyorsa, hayatın sunduğu hiçbir maddi imkân ruhunu doyurmaya yetmez.
İşte bu yüzden özgürlük, günümüzde sıkça sunulduğu gibi yalnızca “canının istediğini yapmak” değildir. Gerçek özgürlük; düşüncelerini korkusuzca ifade edebilmek, inançlarını özgürce yaşayabilmek ve en önemlisi, bu hakları yalnızca kendin için değil, sana tamamen zıt düşünen insanlar için de savunabilmektir. Çünkü özgürlük beli bir grubun ayrıcalığı hâline geldiğinde, aslında hiç kimse tam anlamıyla özgür değildir.
Asırlardır cephelerde, meydanlarda ve fikir dünyasının kürsülerinde verilen mücadelelerin ortak özeti şudur: İnsanlık, daha uzun yaşamanın değil, daha onurlu ve daha özgür yaşamanın yolunu aramaktadır. Çünkü onur, özgürlüğün ayrılmaz kardeşidir. Biri eksildiğinde diğeri de anlamını yitirir.
Bu hayat, göz açıp kapayıncaya kadar geçip giden kısa bir yolculuk. Yolun sonuna geldiğimizde arkamızda bırakacağımız en büyük miras; banka hesaplarımız, sahip olduklarımız ya da dijital dünyanın geçici alkışları olmayacak. Asıl servetimiz, kaybettiğimizde yokluğuyla bizi içten içe tüketen, koruduğumuzda ise yaşamın her anına anlam ve umut katan özgürlüğümüz olacaktır.
Bu dört haftalık felsefi dertleşmenin son sözünü, insanlığın bitmeyen özgürlük arayışına bir saygı duruşu olarak bırakmak istiyorum:
Hayat, sadece nefes almak değildir; o nefesi onurla ve özgürce ciğerlerine çekebilmektir. Gerisi yalnızca hayatta kalmaktır.