Sadece gelenekçilerle modernler birbirine mesafeli olduğu için değil. Asıl mesele, insanların aynı memlekette yaşayıp bambaşka hayat tecrübelerine sahip olması.
Birinin en büyük korkusu, ailesinin dağılmasıdır. Diğerinin en büyük korkusu, ailesinin hayatına fazla karışmasıdır. Biri mahalleyi güvenli bir sığınak sayar, öteki mahalle baskısından ürker. Biri “Bizi biz yapan değerler kayboluyor” der, diğeri “Ben kendi hayatımı ne zaman yaşayacağım?” diye sorar.
İşte ayrışma burada başlar.
Çünkü insanlar çoğu zaman karşısındakinin fikrine değil, o fikrin arkasındaki hayata tepki verir. Başörtüsünü yalnızca bir kıyafet, kısa eteği yalnızca bir tercih, lüks semti yalnızca bir adres, kenar mahalleyi yalnızca bir yoksulluk alanı sanırsak meseleyi ıskalarız. Bunların her biri aidiyet, itibar, mahcubiyet ve emniyet hissi taşır.
Bir esnaf için dükkân yalnızca geçim kapısı değildir; haysiyetidir. Bir beyaz yakalı için unvan yalnızca maaş değildir; yıllarca verdiği mücadelenin tasdikidir. Bir genç için başka şehre gitmek özgürlük olabilir; ailesi için evladın uzaklaşmasıdır. Aynı hadise, farklı hayatlarda bambaşka mânalar kazanır.
Sosyolojinin “habitus” dediği şey tam da budur. İnsan, dünyaya yalnızca aklıyla bakmaz. Çocukluğuyla, ailesiyle, mahallesiyle, gördüğü hürmetle ve yaşadığı tahkirle bakar.
Bu yüzden bir sofrada rahat konuşan insan, başka bir sofrada susar. Bir genç, üniversite kapısından kendinden emin girer; diğeri aynı zekâya sahip olduğu hâlde yanlış kelime kullanmaktan çekinir. Bourdieu’nün “kültürel sermaye” dediği fark budur. Para kadar dil, çevre, özgüven ve görgü de hayatın kapılarını açar.
Modern–gelenek gerilimi de bu tablonun içindedir ama tamamı değildir. Gelenekten yana olan kişi her zaman değişim düşmanı değildir; bazen kaybetmekten korkuyordur. Modern hayat isteyen kişi de her zaman köklerinden nefret etmiyordur; bazen müdahaleden kaçıyordur. Biri nizam arar, diğeri serbestiyet. Biri belirsizlikten, diğeri tahakkümden çekinir.
Ne var ki siyaset bu inceliklerle pek ilgilenmez.
İktidarlar, toplumun çekincelerini anlamaktan çok onları yönetmeyi sever. Bir kesime “Sizi yıllarca hor gördüler” der. Başka bir kesime “Hayat tarzınız tehdit altında” mesajı verir. Böylece yurttaş, hakkını talep eden fert olmaktan çıkar; korunmak isteyen bir kümeye dönüşür.
Burada patronaj, kutuplaşma ve hegemonya devreye girer. İktidar yalnızca oy istemez; kimin makbul, kimin şüpheli sayılacağını da tayin etmek ister. Devletin imkânları bazen hakka göre değil sadakate göre dağıtılır. Kültür savaşları, geçim derdinin önüne geçirilir. İnsanlar kirayı, eğitimi ve adaleti konuşmak yerine birbirinin hayat tarzını tartışır.
Yapay zekâ çağında bilgiye erişim arttı. Fakat eşitsizlik niçin bitmedi?
Çünkü bilgiye ulaşmakla onu kullanabilmek aynı şey değildir. Birinin sessiz odası, iyi interneti, boş vakti ve rehberlik edecek çevresi vardır. Diğeri on saat çalıştıktan sonra ekrana bakacak hâl bulamaz. Biri yapay zekâyı yabancı dil öğrenmek ve işini büyütmek için kullanır. Diğeri teknolojinin mesleğini elinden alacağından endişe eder.
Üstelik statü yalnızca bilgiyle kurulmaz. İnsanlar hangi okuldan mezun olduğunuza, nasıl konuştuğunuza, nerede oturduğunuza ve kimi tanıdığınıza da bakar. Bilgi demokratikleşse bile itibarın kapıları aynı hızla açılmaz.
Demek ki mesele yalnızca cehalet değildir. Mesele imkân, statü, aidiyet ve haysiyettir.
Toplum, farklı olduğu için değil; farklılığı tehdit saydığı için ayrışır. Çıkış yolu herkesi birbirine benzetmek değildir. Farklı hayatların korkularını küçümsemeden, beklentilerini şeytanlaştırmadan aynı hukuk içinde yaşayabilmektir.
Asıl terakki budur.
Yoksa herkesin cebinde dünya olur, fakat zihni yine kendi mahallesinden dışarı çıkamaz.