Günümüz dünyası bize sürekli aynı öğüdü veriyor: Sertleş, kabuk bağla, etkilenme.
Hızlı yaşayan, çabuk tüketen ve duygulara tahammülü giderek azalan bir çağın içindeyiz. Ne yazık ki toplum, gücü çoğu zaman duygusuzlaşmakla, sarsılmamakla ve katılaşmakla eş tutuyor. Bu yanlış tanım yüzünden ince ruhlu, derin hisseden insanlar kendilerini çoğu zaman zayıf, yetersiz, hatta bu dünyaya ait değilmiş gibi hissedebiliyor.
Oysa gözden kaçırdığımız çok temel bir hakikat var:
Duyarsızlaşarak elde edilen şey güç değil, yalnızca uyuşmadır.
Gerçek güç, katılaşmakta değil; derin hissedebilmeye rağmen ayakta kalabilmektedir.
Hassasiyet, sanıldığı gibi bir kırılganlık değil; derin bir algılama biçimidir. Güç ise duyarsızlaşmak değil, o derinliğin içinde yıkılmadan kalabilme kapasitesidir. Özgüven ise bu ikisi arasındaki en sağlam köprüdür. Kendini hassasiyetin getirdiği fırtınalara açabilecek kadar cesur, o fırtınadan yıpranmadan çıkabilecek kadar da kendi değerinden emin olabilmektir.
Dünyanın “güçlü” etiketi yapıştırdığı kaba ve duyarsız kalıpların aksine, asıl güç; en sıradan şeyleri bile incelikle yapabilmektir. Bir ilişkiyi özenle sürdürebilmek, gündelik bir işe ruhunu katabilmek, sıradan bir konuşmada karşındaki insanın kırılganlığını fark edebilmek…
Herkesin giderek yüzeyselleştiği, hızın derinliğin önüne geçtiği bir dünyada, davranışlarına bu hassasiyeti yedirebilmek sanıldığından çok daha büyük bir irade ve cesaret gerektirir.
Çünkü özgüven; “Bana hiçbir şey olmaz.” ya da “Ben kimseden etkilenmem.” kibri değildir.
Aksine özgüven, “İncinsem de, yorulsam da, yeniden ayağa kalkabilirim. Kendimi yeniden inşa edecek güce sahibim.” diyebilmektir.
Kendi değerini başkalarının sözleriyle, davranışlarıyla ya da yaşadığı hayal kırıklıklarıyla ölçmeyen insan, hassasiyetini bir yük olarak değil; güçlü bir sezgi, derin bir farkındalık ve insana dair incelikleri görebilme yetisi olarak taşımaya başlar.
Katı olan ilk büyük sarsıntıda kırılır. Esneyebilen ise köklerinden güç alarak yeniden doğrulur. Bu yüzden kalbini koruyabilen insan, duvarlar ören insandan daha güçlüdür.
Belki de hayatın bizden beklediği şey, daha az hissetmek değil; hissettiklerimizin içinde kaybolmadan yaşamayı öğrenmektir.
Çünkü insanı olgunlaştıran acılar değildir; acının içinde merhametini kaybetmemesidir. İnsanı güçlü yapan darbeler değildir; aldığı darbelerden sonra bile kalbini taşlaştırmamasıdır.
Bugün dünyanın en büyük ihtiyacı, daha sert insanlar değil; daha sağlam yüreklere sahip insanlardır. İnceliğini kaybetmeden dimdik durabilen, merhametini zayıflık sanmayan, duyarlılığını gizlemek zorunda hissetmeyen insanlar…
Belki de gerçek cesaret tam burada başlar.
Kalbini koruyarak yaşamak…
Çünkü kolay olan, hissizleşmektir.
Zor olan ise incinme ihtimaline rağmen sevebilmek, hayal kırıklığına rağmen güvenebilmek, yorgunluğa rağmen umut edebilmek ve bütün bunları yaparken kendin olmaktan vazgeçmemektir.
İnsan, en güçlü hâline duvarlar ördüğünde değil; pencereler açabildiğinde ulaşır.
Ve belki de gerçek güç, dünyanın seni kendine benzetmesine izin vermeden, bütün gürültünün ortasında kalbinin sesini duyabilecek kadar kendin kalabilmektir.























