Paha Biçilemez Boşluk
İnsanoğlunun ekonomiye dayalı düşünce sisteminde tuhaf, hatta trajikomik bir körlük yatar:
Bedelini ödemediğimiz hiçbir şeyi önemsemeyiz. Sanki bir şeyin değeri, cüzdanımızdan çıkan banknot miktarıyla doğru orantılıdır. Finansal bir işlemle mühürlenmeyen her şey, zihnimizin derinliklerinde sessizce “değersiz” damgası yer.
Uğruna kan, ter ve gözyaşı dökülen; üzerine yüksek bir fiyat etiketi yapıştırılmış olan her ne varsa, zihnimizde anında “değerli” kategorisine yerleşir. Oysa hayatın en büyük, en temel ve en yaşamsal hazineleri bu kuralın istisnasıdır. İronik olan şudur ki, tam da bu yüzden göz ardı edilirler.
Şöyle bir durup düşünelim:
“Sağlık sigortası” dışında, yalnızca kalbine, böbreklerine ya da ciğerlerine teşekkür eden birini hiç gördünüz mü?
Oysa bu organlar; herhangi bir maaş, prim ya da yıllık izin talep etmeksizin, doğduğumuz andan itibaren durmaksızın hizmet veren biyolojik mühendislik harikalarıdır. Kalp, o ritmik ve sessiz atışıyla hayatımızın her saniyesine paha biçilemez bir değer katar. O durduğu an; en pahalı saatin, en lüks evin, en yüksek maaşın bile bir anlamı kalmaz.
Görmek, duymak, koklamak ve en önemlisi hissetmek…
Bizi bu hayatta var eden tüm duyusal sistemler, bir bedel ödemeksizin, bir ömür boyu hizmet sunar. Bu “bedava” hizmetin değeri herhangi bir parayla ölçülebilir mi?
Ne yazık ki bizler bu hizmetin kıymetini, ancak bir organımız iflas ettiğinde ya da bir duyu yeteneğimizi kaybetme tehlikesiyle karşılaştığımızda idrak ederiz. İşte o zaman, trilyon dolarlık bir bedene sahip olduğumuzu ama bunun farkında olmadığımızı anlarız.
Aynı körlük, bizi çevreleyen doğal denge için de geçerlidir.
Ağaçlara, varlıklarıyla bize nefes veren ormanlara, yeryüzünü ısıtan Güneş’e, gökyüzündeki muazzam ama bir o kadar da hassas sisteme gerçekten minnet duyan kaç kişiyiz?
Temiz hava, temiz su, güneş ışığı…
Hepsi “ücretsiz” olduğu için sınırsız bir kaynakmış gibi hoyratça tüketilir, göz ardı edilir. Oysa düşünün: Yağmur sonrası toprağın kendine has, huzur verici kokusu olan petrikor ya da ormanda yürürken soluduğumuz, insan sağlığına son derece faydalı fitonsit gazı…
Bunlar doğanın bize sunduğu; hiçbir eczanede satılmayan, bedava ruh ve beden terapileridir. Ağaçların her bir dalına, her bir yaprağına minnet duymak gerekmez mi?
Doğanın kıymetini, ancak seller, kuraklıklar ve aşırı sıcaklar kapımıza dayandığında; yani doğa bize faturasını kesmeye başladığında hatırlarız. İşte tam da bu noktada, bedava sandığımız şeylerin aslında en büyük varlıklarımız olduğunu ve kaybetme ihtimaliyle birlikte en büyük korkularımıza dönüştüğünü fark ederiz.
Fakat bu körlüğün en derin ve en acı yanı, insan ilişkilerindeki manevi sermayeyi görmezden gelmemizdir. Hayatın gerçek zenginliği, bize hiçbir karşılık beklemeden sunulan saf armağanlardadır.
• Sevgiyle Bakan Bir Çift Göz:
Başarısız olduğunuzda, düştüğünüzde bile yargılamadan, sadece şefkatle bakan bir dostun, bir eşin ya da bir ebeveynin gözlerindeki o derin onaylama… O bakış, bütün bir dünyanın sizi kabul etmesinden daha değerlidir; ama bedeli sıfırdır.
• Sevgiyle Dokunan Bir El:
En umutsuz anınızda omzunuza konan, sizi teselli etmek için uzanan sıcak ve samimi bir elin dokunuşu… Bu dokunuş, en profesyonel terapi seansından bile daha iyileştiricidir. Oysa bu şifa için bir fatura kesilmez.
• Karşılıksız ve Saf Sevgi:
Bir çocuğun annesine, bir köpeğin sahibine ya da bir dostun darda kalmış arkadaşına sunduğu; çıkarı, beklentiyi ve hesabı dışarıda bırakan o koşulsuz kabul…
Bu manevi servet, ekonomik sistemin ölçütlerinin tamamen dışındadır. Kimse, sevgiyle uzattığı bir el için ücret talep etmez. Ne verirseniz verin, değerini karşılayamayacağınız; tamamen karşılıksız hediyelerdir bunlar.
Bu karşılıksız manevi servete sahip olmak, bir milyarder olmaktan çok daha büyük bir zenginliktir. Çünkü para satın alır, ama sevgi yalnızca hissedilir ve yaşanır.
Peki, “bedelsiz” olduğu için değersiz sayma körlüğünü nasıl aşarız?
Cevap, karmaşık stratejilerde değil; farkındalık ve minnettarlık gibi iki basit eylemde gizlidir.
Arada bir durun. Gözlerinizi kapatın ve kalbinizin atışını dinleyin. Yaşamın o kusursuz ritmine içten bir teşekkür gönderin. Pencereyi açın. Ciğerlerinize dolan havaya, varoluşun en temel lütfuna minnet duyun. Sevdiğiniz birine sarılın. O anı ertelemeyin. Size karşılıksız sunulan sevgi ve dostluğun farkına varın; bu manevi serveti besleyin.Kendi değerinizi ve etrafınızdaki tüm bu “bedava” değerlerin kıymetini bilin.
Unutmayın: Uğruna para harcamadığınız ama sessiz sedasız, durmaksızın size hizmet eden her şey sağlığınız, doğa, zaman, dostluk ve karşılıksız, saf sevgi bu hayatın paha biçilmez armağanlarıdır.
Onları kaybetmeden önce; her nefeste, her bakışta, her kalp atışında bu gerçeği hatırlayın.
Çünkü hayatın en büyük bedeli, bedelsiz olanın değerini bilmemektir