Malatya Lider Gazetesi
HV
24 AĞUSTOS Pazartesi 06:52

MANTIĞIN DA BİR SINIRI VAR MI?

SEVİM MORDOĞAN GÖĞER
SEVİM MORDOĞAN GÖĞER

“Biraz mantıklı ol.”

Hayatımız boyunca kaç kere duyduk bu cümleyi, kim bilir…

Bir karar veririz, biri çıkar “Mantıklı düşün.” der.
Birine gereğinden fazla değer veririz, “Mantığın nerede?” diye sorarlar.
Bir şeyi çok isteriz ama şartlar uygun değildir; yine aynı cümle gelir:

“Duygularınla değil, mantığınla hareket et.”

İyi de insan dediğimiz şey yalnızca mantıktan mı ibaret?

Öyle olsaydı hayat gerçekten çok kolay olurdu.

Önümüze iki sütun açardık. Bir tarafa artıları, diğer tarafa eksileri yazardık. Hangisi ağır basıyorsa onu seçer, yolumuza devam ederdik.

Kimse yanlış insana âşık olmazdı mesela.

Kimse dönmeyeceğini bildiği birini özlemezdi.

Kimse olmayacağını bile bile umut etmez, kendisine zarar veren bir şeyi bırakamamakta zorlanmazdı.

Hatta belki kalp kırıklığı diye bir şey bile olmazdı.

Ama oluyor.

Çünkü insan matematik problemi değil.

Mantık elbette gerekli. Hem de sandığımızdan çok daha fazla.

Bizi kandırılmaktan, acele karar vermekten, her duyduğumuza inanmaktan koruyor. Sebep-sonuç ilişkisi kurmamızı sağlıyor. Bir tartışmada yalnızca karşımızdakinin söylediklerini değil, kendi söylediklerimizi de sorgulamamıza yardım ediyor.

Bazen öfkelendiğimizde kulağımıza eğilip:

“Dur bakalım, gerçekten düşündüğün bu mu?”

diyor.

Bazen korktuğumuzda:

“Başına gelmesinden korktuğun şey ile gerçekten olacak şey aynı değil.”

diye hatırlatıyor.

İyi ki de yapıyor.

Fakat benim asıl merak ettiğim başka bir şey var:

Mantık ne zamana kadar dostumuz, nereden sonra gardiyanımız oluyor?

Çünkü bazen düşünmek ile hayatı kontrol etmeye çalışmak birbirine karışıyor.

Bir şey oluyor mesela.

Başlıyoruz düşünmeye.

“Neden böyle yaptı?”

Bir cevap buluyoruz.

Yetmiyor.

“Peki bunu yaptıysa daha önce söylediği şu söz ne anlama geliyordu?”

Onu da çözüyoruz.

Ardından başka bir soru geliyor.

“Ben şöyle davransaydım sonuç değişir miydi?”

Sonra bir başkası…

Saatler, günler, bazen aylar geçiyor.

Biz hâlâ düşünüyoruz.

Dışarıdan bakınca son derece mantıklı bir iş yapıyoruz aslında: Olanları anlamaya çalışıyoruz.

Ama küçük bir sorun var.

Anladıkça rahatlamıyoruz.

Çünkü artık yaptığımız şey anlamak değil, geçmişi düşünerek değiştirmeye çalışmak.

İşte mantığın sınırı belki tam burada başlıyor.

Düşünmek bizi gerçeğe yaklaştırıyorsa mantıktır; aynı gerçeğin etrafında yüzüncü kez döndürüyorsa artık zihinsel bir çıkmazdır.

Hayatın da can sıkıcı bir huyu var zaten:

Her zaman mantıklı davranmıyor.

İyi insanların başına kötü şeyler gelebiliyor.

Çok emek verdiğimiz bir şey olmayabiliyor.

Haklı olduğumuz hâlde kaybedebiliyoruz.

Bir insan bizi sevdiği hâlde bizimle kalamayabiliyor; bazen de biz birini çok sevdiğimiz hâlde onun yanında kalmamamız gerekebiliyor.

Ve sanırım zihnimizin en zor kabul ettiği şeylerden biri bu.

Çünkü içimizde görünmez bir denklem taşıyoruz:

İyilik yaptıysam iyilik görmeliyim.

Emek verdiysem karşılığını almalıyım.

Sevdiysem sevilmeliyim.

Doğru davrandıysam kazanmalıyım.

Oysa hayat böyle çalışan bir muhasebe sistemi değil.

İki kere iki çoğu zaman dört eder, evet.

Ama insan ilişkilerinde bazen bütün hesabı doğru yaparsınız ve sonuç yine de tutmaz.

İşte o zaman mantığımız çıldırıyor.

“Bir yerde hata olmalı.”

diye düşünüyoruz.

Belki de yok.

Belki bazı şeylerin açıklaması vardır ama tatmin edici bir açıklaması yoktur.

Bu ikisi birbirinden çok farklı.

Bir insanın neden gittiğini anlayabilirsiniz örneğin. Korkularını, karakterini, şartlarını, geçmişini çözebilirsiniz.

Ama bütün bunları anlamanız, içinizdeki “Peki neden?” sorusunu susturmayabilir.

Çünkü kalbin sorduğu bazı soruların cevabını akıl veremez.

Burada mantığı çöpe atalım demiyorum elbette.

Tam tersine…

Mantığımızı kullanmayı öğrenelim ama ona kaldıramayacağı görevler yüklemeyelim.

Çünkü aklın görevi bize gerçeği göstermek.

Gerçeği acısız hâle getirmek değil.

Belki bir noktada mantığın bize söyleyebileceği son cümle şudur:

“Evet, olan bu.”

Sonrası başka bir yere ait.

Kabullenmeye…

Bazen affetmeye…

Bazen vazgeçmeye…

Bazen de cevabını alamadığımız bir soruyla yaşamayı öğrenmeye.

Galiba büyümek dediğimiz şeyin bir tarafı da bu.

Her kapının anahtarını bulamayacağımızı kabul etmek.

Her insanı çözemeyeceğimizi…

Her gidişin nedenini öğrenemeyeceğimizi…

Her haksızlığın telafi edilmeyeceğini…

Ve bütün bunlara rağmen hayatın devam edeceğini bilmek.

Çünkü insan yalnızca aklıyla yaşayan bir varlık olsaydı, belki daha az hata yapardı.

Ama daha az severdi.

Daha az risk alırdı.

Daha az şaşırırdı.

Belki daha az kırılırdı ama kim bilir, belki daha az heyecanlanırdı da.

Bir düşünün…

Hayatınızdaki en güzel şeylerin kaçını tamamen mantığınızla seçtiniz?

En sevdiğiniz insanları?

En unutamadığınız anları?

Bir anda çıktığınız o yolu?

İçinizden geldiği için yaptığınız o küçük deliliği?

Hiç hesapta yokken verdiğiniz bir kararı?

Hayat bazen tam da planın bozulduğu yerde başlamıyor mu zaten?

Bu nedenle ben artık “Mantıklı ol.” cümlesine biraz mesafeli yaklaşıyorum.

Onun yerine şunu daha çok seviyorum:

“Gerçeği gör ama insan olduğunu unutma.”

Mantığını kullan.

Sorgula.

Kanıt ara.

Kendini kandırma.

Bir insanın sana ne söylediğinden çok ne yaptığına bak.

Aynı hatayı defalarca romantikleştirme.

Gitmen gereken yerde kalmayı “sevgi” diye açıklama.

Ama bütün bunları yaparken kendinden duygularını söküp atmaya da çalışma.

Çünkü bazen üzülmek mantıksız değildir.

Özlemek mantıksız değildir.

Bir şeyin olmayacağını bilip yine de bir süre onun yasını tutmak mantıksız değildir.

İnsan olmanın bedelidir.

Belki kendimize zaman zaman şu soruyu sormamız gerekiyor:

“Şu anda gerçekten anlamaya mı çalışıyorum, yoksa kabul etmek istemediğim bir gerçeği düşünerek değiştirmeye mi?”

Bu sorunun cevabı çok şeyi değiştirebilir.

Çünkü mantık bizi gerçeğe kadar götürebilir.

Ama o gerçekle yaşamayı bize başka şeyler öğretir:

Zaman…

Tecrübe…

Merhamet…

Cesaret…

Ve bazen de sessizce kabullenmek.

Sonunda mesele mantıklı ya da duygusal olmak değil galiba.

Asıl mesele, hangisinin nerede konuşacağını bilmek.

Aklın konuşması gereken yerde kalbi susturmamak…

Kalbin konuştuğu yerde de aklı kapının dışında bırakmamak…

Çünkü insan ne yalnızca düşündüklerinden ibaret,

ne de yalnızca hissettiklerinden.

İnsan biraz ikisinin arasında…

Bir yanıyla hesaplayan, bir yanıyla bütün hesapları bozan tuhaf bir varlık.

Belki de bizi insan yapan tam olarak budur.

Mantık yolumuzu gösterir.
Ama nereye kadar onunla yürüyeceğimize yine insanlığımız karar verir.

 

YORUMLAR
DİĞER YAZILARI HAYATIN KAÇ SİGMA? MÜKEMMEL OLMAMA HAKKIMIZI KİM ÇALDI? DUYARSIZLAŞMADAN GÜÇLENMEK SÜREKLİ EKSİK OLAN, BİR SÜRE SONRA GEREKLİ DE OLMUYOR KIRMIZI BRİ YAS AYNANIN ÖTEKİ YÜZÜ YOLCULUĞUN SONU: ONUR MU, SADECE YAŞAMAK MI? ÖZGÜRÜZ AMA NE KADAR? ÖZGÜRLÜĞÜN GERÇEK SINIRI: VİCDAN VE TAHAMMÜL ZİNCİRLER KIRILDI, YA DUVARLAR? Beklentinin Yorgunluğu Hayal Satanlar ve Gerçekler VİTRİNİN ARKASINDA ÇÜRÜYEN MAHREMİYET ÇAĞIN EŞİĞİNDE KADİM BİR BAHAR RUHUN GURULTUSU EGOSU ŞİŞMİŞ, VİCDANI SÖNMÜŞ BİR NESİL Bir Veda, Bir Yeniden Doğuş HAYAL KIRIKLIĞININ GÜNLÜK KARNESİ ZARAFETİN SESSİZ GÜCÜ Yalnızlığın Evrimsel Biyoalarmı: Ruhun Değil, Hücrenin Çığlığı Eti Senin, Kemiği Benim: Çelikleşen Ruhlardan Kırılgan Nesillere Onurla Kalabilmek Karanlığın Senfonisi: Neden Hep “Yanlış” Kişiye Çekiliyoruz? HAYATI KAİZEN İLE HAFİFLETMEK Geleceğin Cenaze Töreninde Bir Bardak Latte KIRMIZI BİR SAHTE VE BİR DİLİM TOST Bilgi Obezitesi Çağında Hakikat Nerede? Bir Penguen Gitti, Kalabalıklar Kendini Sorguladı. ÇÜRÜYEN RUHLAR VE ÇÜRÜYEN YARINLAR Kendini Tanımanın Stratejisi GÖRÜNMEYENİN PEŞİNDE BİR YAŞAM CEBİN DEĞİL, RUHUN DARLIĞI Zihnin Tarlası: Neden Başarıdan Çok Felakete Tıklıyoruz? Bedel Ödemeden Sahip Olduğumuz En Büyük Zenginlik Gardıroplarımız Neden Dolu, Ruhumuz Neden Boş? EBEVEYNLİK EHLİYETİ Kadınlar, Erkeğin Yok Oluşunda Kendi Rolünüzü Görüyor musunuz? Büyüdük Ama Zorbalık Bitmedi: Yetişkinlerin Acımasızlığı Akran Zorbalığı Olmadığın O Kişi Olmak ve Kaderin Sınavı ZEHİRLİ MERAK VE KAYBOLAN ÇOCUKLUKLAR Oyuncakların Tasarladığı Gelecek...Oyun Kutusu mu,Hayaller mi?