Geçenlerde bir restoranda otururken yan masadaki konuşmaya istemeden kulak misafiri oldum. Genç bir kadın, gün içinde yaptığı küçük bir potu arkadaşına anlatırken adeta mahkemede savunma veriyordu. “Acaba beni yanlış anladılar mı?”, “Ya hakkımda şöyle düşündülerse?” derken yüzündeki kaygıyı gizleyemiyordu.
İçimden yanına gidip, “Sakin ol… Sadece insansın.” demek geçti.
Gerçekten ne ara bu kadar gerildik biz?
Toplumsal yaşam, birlikte var olabilmemiz için elbette belirli kurallar ve nezaket çerçeveleri sunar. Buraya kadar her şey olağandır. Ancak sosyologların performans kültürü olarak tanımladığı o görünmez düzenin içine girdikçe, kurallar yalnızca davranışlarımızı değil, duygularımızı da yönetmeye başladı.
Özellikle sosyal medyanın kusursuzca düzenlenmiş vitrinlerinden dünyaya bakarken, başkalarının hayatlarını eksiksiz, kendi hayatlarımızı ise yetersiz görmeye başladık. Her kare özenle seçiliyor, her cümle titizlikle kuruluyor, her gülümseme filtreleniyor. Sonunda, herkes mükemmel görünürken yalnızca kendimizin eksik olduğuna inandık.
Böylece kendi dağınıklığımızdan, kırgınlığımızdan, hata yapma ihtimalimizden utanır olduk.
Bugün hepimiz aynı steril kalıbın içine sığmaya çalışıyoruz. Her an ölçülü, her an anlayışlı, her an üretken ve her an güçlü olmak zorundaymışız gibi yaşıyoruz. Sanki insan değil de hiç durmadan kusursuz çalışması beklenen bir makineyiz.
Üstelik bunu kimse bize açıkça dayatmıyor.
Yaşadığımız çağ, küçük ama sürekli dokunuşlarla bizi fark ettirmeden dönüştürüyor.
Oysa psikoloji bize bambaşka bir şey söyler: İnsan zihni doğrusal değildir. Duygularımız da öyle…
Bazen hiçbir neden yokmuş gibi canımız sıkılır. Bazen yorgunluktan yanlış bir cümle kurarız. Bazen de yalnızca o an öyle hissettiğimiz için mantıksız görünen kararlar veririz.
Bunların hiçbiri bir bozukluk değildir.
Bunlar, insan olmanın doğal çeşitliliğidir.
Asıl yorucu olan ise bu doğal hâli saklamak için taktığımız pürüzsüz maskelerdir. Kendi sivri yanlarımızı, çocukça taraflarımızı, kırgınlıklarımızı ve kusurlarımızı gizlemeye çalıştıkça özümüzden uzaklaşırız. Hayatı sürekli bir sahne gibi yaşamaya başladığımızda ise perde arkasında dinlenecek hâlimiz kalmaz.
Ben mükemmel olmamanın bir hak olduğuna inanıyorum.
Bu hak; sorumsuzluk ya da başkalarına zarar verme özgürlüğü değildir. Tam tersine, hatalarımızla, pişmanlıklarımızla, anlık öfkelerimizle ve hesapsız kahkahalarımızla bir bütün olduğumuzu kabul edebilme cesaretidir.
Kendimize şu cümleyi söyleyebilmektir:
“Evet, hata yapabilirim. Bazen işleri yüzüme gözüme bulaştırabilirim. Ama bu, benim değerimden hiçbir şey eksiltmez.”
Çünkü insanın değeri, kusursuz görünmesinden değil; kusurlarına rağmen kendisi olabilmesinden gelir.
Günün sonunda pürüzsüz bir heykel, ancak bir müzede sessizce sergilenebilir. Oysa yaşayan, üreten, seven ve ilham veren her şey biraz çatlak, biraz eksik ve tamamen kendine özgüdür.
Filtreleri bir kenara bırakıp kendi doğal karmaşamıza cesaretle sarıldığımız gün anlayacağız ki bizi gerçekten biz yapan şey, saklamaya çalıştığımız o küçük kusurlarımızdır.
O yüzden bırakın bazen dikişleriniz atsın.
Bırakın bazen “Bugün olmadı.” diyebilin.
İnanın bana, dünya dönmeye devam ediyor.
Her zaman güçlü görünmeye çalışmayın.
Her şeyi mükemmel yapmak zorunda değilsiniz.
Çünkü unutmayın:
Eksiklik, insan olmanın en sahici tarafıdır.



















