Hiç düşündünüz mü; işletme yönetimiyle insan ilişkileri aslında birbirine ne kadar benziyor?
İşletmelerimizde sürekli iyileştirmeden söz ediyoruz. Verimliliği artırıyor, süreçleri gözden geçiriyor, hataları azaltmaya çalışıyoruz. Daha kaliteli üretmek, daha iyi hizmet vermek ve daha fazla kazanmak için sistemler kuruyoruz.
Peki aynı özeni neden kendimize göstermiyoruz?
İşimizin sigmasını yükseltmek için yıllarca uğraşırken, hayatımızın sigmasını yükseltmek konusunda neden bu kadar isteksiziz?
Önce bir ayrım yapalım.
İşinizde yaptığınız iyileştirmeler size daha fazla para, başarı ve itibar kazandırabilir. Ama bunlar işletmenizin performansını yükseltir; sizin insan olarak “sigma seviyenizi” değil.
İnsanın sigması başka bir şeydir.
Paradan, makamdan, diplomadan, kıyafetten bağımsızdır. Biraz kişilik, biraz olgunluk, biraz güvenilirlik ve bolca kendini geliştirebilme meselesidir.
Hani bazen çok şık, bakımlı, güzel ya da yakışıklı birini görürsünüz. İlk bakışta etkileyicidir. Sonra yaklaşıp iki kelime konuşursunuz ve içinizde garip bir soğuma, uzaklaşma isteği belirir.
İşte tam olarak bundan söz ediyorum.
Dışarıdaki kaliteyle içerideki kalite her zaman aynı değildir.
Geçenlerde Altı Sigma üzerine bir şeyler dinlerken aklım fabrikalardan, üretim bantlarından ve hata oranlarından çıkıp insan ilişkilerine gitti.
Altı Sigma’nın temelindeki fikirlerden biri şu: Hatasız olduğunuzu ilan etmiyorsunuz. Hatayı görünür hâle getiriyor, nedenlerini araştırıyor ve tekrarını azaltmak için süreci iyileştiriyorsunuz.
İyi de bunu makineler ve işletmeler için yapabiliyorsak neden kendimiz için yapmayalım?
Hatta biraz ileri gidelim:
İnsan ilişkilerimizin de bir kalite yönetimine ihtiyacı yok mu?
Güven bir başlangıç değil, sonuçtur
Bir ürünün üzerine “kaliteli” etiketi yapıştırmanız onu kaliteli yapmaz.
Bir insana “güvenilir” demeniz de onu güvenilir yapmaz.
Güven, küçük davranışların uzun zaman boyunca birbirini doğrulamasıyla oluşur.
“Ararım” deyip arıyor mu?
“Yanındayım” dediğinde gerçekten yanında mı?
Yalnızca işi düştüğünde mı sizi hatırlıyor, yoksa hiçbir şeye ihtiyacı olmadığında da kapınızı çalıyor mu?
Siz odadan çıktığınızda söylediğiyle yüzünüze söylediği aynı mı?
Bunların hiçbiri tek başına büyük meseleler değil. Ama güven zaten çoğu zaman büyük olaylarda değil, küçük davranışların istikrarında kurulur.
Belki ilişkilerdeki ilk sigma budur:
Söz ile davranış arasındaki mesafeyi azaltmak.
İyi niyet neden yetmiyor?
İş dünyasında sürekli “Müşteriyi dinleyin” denir.
İlişkilerde ise nedense en az yaptığımız şey birbirimizi dinlemek.
Karşımızdakinin neye ihtiyacı olduğunu anlamadan ona bizim vermek istediğimiz şeyi veriyoruz. Sonra da şaşırıyoruz:
“Ben onun için bu kadar şey yaptım, neden mutlu olmadı?”
Belki sorun tam olarak burada.
Sen çok şey yaptın ama onun ihtiyacı olan şeyi yapmadın.
Çözüm sundun, o dinlenmek istedi.
Hediye aldın, zaman istedi.
Nasihat verdin, anlaşılmak istedi.
Korumaya çalıştın, özgür bırakılmak istedi.
Sevdin ama sevgini onun anlayabileceği dilden gösteremedin.
Üretimde müşterinin istemediği bir özelliği mükemmelleştirmenin pek anlamı yoktur. İnsan ilişkilerinde de karşımızdakinin ihtiyacını hiç sormadan kendi sevme biçimimizi kusursuzlaştırmak bazen aynı hatadır.
Çünkü iyi niyet, doğru etkiyi garanti etmez.
Bizim hata oranımız kaç?
Altı Sigma hata oranlarıyla ilgilenir.
İnsan olmanın ise böyle kesin bir matematiği yok.
Kırıyoruz. Yanlış anlıyoruz. Susmamız gereken yerde konuşuyor, konuşmamız gereken yerde susuyoruz. Bazen yanlış insanlara güveniyor, doğru insanlardan kuşkulanıyoruz. Öfkemizi sevdiğimizden çıkarıyor, gururumuzu sevgimizin önüne koyuyoruz.
Dolayısıyla insan ilişkilerinin hedefi “sıfır hata” olamaz.
Bence hedef daha gerçekçi:
Aynı hatanın müdavimi olmamak.
Özür dilemek değerlidir. Ama sürekli aynı şey için özür diliyorsak artık mesele özür değil, davranıştır.
Bu yüzden “Ben böyleyim” cümlesine de biraz kuşkuyla bakıyorum.
Belki “Ben böyleyim” dediğimiz şeylerin bir kısmı karakterimiz değil, değiştirmeye zahmet etmediğimiz alışkanlıklarımızdır.
Kaizen biraz da insana yakışıyor
Sürekli iyileştirme fikrini bu nedenle seviyorum.
“Yarın bambaşka biri olacağım” demiyor.
Her gün biraz daha iyi olmayı söylüyor.
Bugün biraz daha iyi dinlemek.
Biraz daha az yargılamak.
Yanlış olduğunu fark ettiğinde savunmaya geçmeden “Haklısın” diyebilmek.
Birinin sınırına saygı göstermek.
Öfkelendiğinde hemen cevap vermemek.
Ve kendi davranışlarının başkalarında bıraktığı izi merak etmek.
Çünkü kişisel gelişim yalnızca daha fazla kitap okumak, eğitim almak, kariyer yapmak ya da başarılı olmak değildir.
Bazen gelişimin en gerçek ölçüsü şudur:
Eskiden sizi tetikleyen aynı olay gerçekleştiğinde artık eski siz gibi davranmıyorsanız, değişmişsinizdir.
Biraz da veriye bakalım
“İnsan ilişkilerini Excel tablosuna mı çevireceğiz?” diyeceksiniz.
Elbette hayır.
Ama biraz veri hiç fena olmazdı.
Bir insan size on kez söz verip sekizinde tutmadıysa on birinci seferde “Bu kez kesin yapacak” demek umut olabilir; fakat veri değildir.
Birisi yalnızca ihtiyacı olduğunda sizi arıyorsa buna sürekli “Çok yoğun” demeden önce geçmiş davranışlara bakmak gerekir.
Bir ilişkide aynı tartışma yıllardır aynı yerden çıkıyorsa sorun son kavga değildir. Orada çözülmemiş bir süreç hatası vardır.
Çünkü bir insanın kim olduğunu en iyi büyük cümleleri değil, uzun zamana yayılan küçük davranışları anlatır.
İnsanların değil, kendimizin B planı olsun
İş dünyasında A, B, C planlarımız vardır.
İnsanı “B planı” yapmak bana pek insani gelmiyor.
Ama insanın kendisi için bir B planı olmalı.
Bir ilişki biterse benim hayatım da bitecek mi?
Bir insan giderse bütün anlamımı yanında mı götürecek?
Birinin sevgisini kaybettiğimde kendi değerimi de kaybetmiş mi sayacağım?
Karşımızdakini çok sevebiliriz ama onu hayatımızın tek taşıyıcı kolonu hâline getirmemeliyiz.
Bağlılık ile bağımlılık arasındaki ince çizgi biraz da burada başlıyor.
Kalite neden zamanla düşüyor?
Sanırım ilişkilerimizin en büyük sorunlarından biri de bu.
Başlangıçlarda hepimiz biraz “Altı Sigma”yız.
Yeni aşkta dikkatliyiz.
Yeni dostlukta özenliyiz.
Yeni işte dakikiz.
Sonra zaman geçiyor.
“Nasıl olsa beni bilir.”
“Nasıl olsa arkadaşız.”
“Nasıl olsa gitmez.”
Kalite kontrol gevşiyor.
Belki de ilişkilerin önemli bir kısmı sevgisizlikten değil, özensizliğin normalleşmesinden aşınıyor.
Çünkü güven bir kez kazanılıp kasaya kaldırılan sermaye değildir.
Her davranışta yeniden üretilir.
Peki hayatın kaç sigma?
Belki zaman zaman kendimizle küçük bir kalite toplantısı yapmalıyız:
Bugün verdiğim sözlerle yaptıklarım birbirini tuttu mu?
Birini gerçekten dinledim mi, yoksa cevap vermek için sıramı mı bekledim?
Kırdığım yerde savunmaya mı geçtim, tamir etmeye mi?
Dünkü hâlimden küçücük de olsa daha iyi miyim?
Ve belki en zor soru:
Ben olsaydım, benim gibi biriyle ilişki kurarken kendimi güvende hisseder miydim?
İşte hayatın sigmasını belki de bu sorular belirliyor.
İnsanın Altı Sigma’sı milyon fırsatta birkaç hata yapmak değildir. Zaten hiçbirimiz o kadar kusursuz olmayacağız.
Mesele hatasızlaşmak değil; hatasından öğrenebilen bir insan hâline gelmek.
Çünkü mükemmellik insana göre değil.
Ama istikrarlı biçimde daha iyi bir insana dönüşmek pekâlâ mümkün.
Belki güven dediğimiz şey de tam olarak budur:
Bir insanın hiç hata yapmayacağına inanmak değil; hata yaptığında kaçmayacağına, inkâr etmeyeceğine, sorumluluk alacağına ve kendini düzeltmek için emek vereceğine güvenmek.
İşletmenizin sigmasını yükseltmek size daha çok kazandırabilir.
Ama hayatınızın sigmasını yükseltmek, sizi daha iyi bir insan yapar.
Şimdi soruyu bir kez daha soralım:
İşletmenizin kaç sigma olduğunu biliyorsunuz da, hayatınızın kaç sigma olduğunu hiç düşündünüz mü?



















