KIRMIZI BRİ YAS

SEVİM MORDOĞAN GÖĞER

15-07-2026 16:49

Yasın bir rengi var mıdır?

Bu soruyu duyduğunuz anda çoğumuzun zihninde aynı renk belirir: siyah. Çünkü yüzyıllardır acıyı, kaybı ve vedayı siyahla özdeşleştirmeyi öğrendik. Oysa yas, her zaman siyah değildir. Bazen acı, karanlığa bürünmek yerine en parlak rengi seçer; saklanmak yerine görünür olmayı ister.

Tıpkı ömrünü kırmızıya bürüyen, yaşadığı şehirde neredeyse herkesin tanıdığı ama çok az kişinin gerçekten anlamaya çalıştığı “Kırmızılı Kadın” gibi…

Onun yası siyah değildi.

Onunki, cayır cayır yanan bir kırmızıydı.

İnsan psikolojisi, çözülmesi kolay olmayan bir labirenttir. Hele ki bu labirentin içine ağır travmalar ve sınır tanımayan bir sevda eklenirse, ortaya dışarıdan bakıldığında anlaşılması güç hayatlar çıkar.

Bazen insan, yaşadığı büyük bir kırılmanın ardından bildiğimiz gerçeklikten uzaklaşır ve yalnızca kendisinin kurabildiği bir dünyanın içinde yaşamaya başlar. Dışarıdan bakıldığında buna “sıra dışı bir yaşam” ya da “divanelik” denir. Oysa çoğu zaman bu, ruhun hayatta kalabilmek için geliştirdiği en son savunma biçimidir.

Belki de Kırmızılı Kadın’ın yıllarca giydiği kırmızı elbiseler bir tercih değil, sessiz bir çığlıktı.

Belki de her gün o renkle dolaşırken, kimsenin duymadığı bir cümleyi tekrar ediyordu:

“Ben buradayım ve canım çok acıyor.”

Ne var ki toplum olarak en büyük çelişkilerimizden biri de tam burada başlıyor.

Hayattayken yanından geçerken göz göze gelmekten kaçındığımız, anlamaya çalışmak yerine etiketlediğimiz insanları, ancak onlar aramızdan ayrıldıktan sonra anlamaya çalışıyoruz.

Yaşarken “farklı” dediklerimize, öldüklerinde “hikâye” diyoruz.

Yaşarken yalnız bıraktıklarımızın ardından, en içli cümleleri kuruyoruz.

Oysa asıl ihtiyaç duydukları zaman, hayatta oldukları zamandı.

Belki de en büyük eksikliğimiz, insanların davranışlarını değil, yaralarını okumayı öğrenememiş olmamızdır.

Kırmızılı Kadın’ın sessiz ömrü bana üç şeyi düşündürdü.

İlki, sadakatti.

Bugünün hızla tüketilen ilişkileri içinde, bir duyguyu ömrünün merkezine koyabilmek artık neredeyse anlaşılmaz bir davranış gibi görülüyor. Oysa bazen insan, bütün ömrünü tek bir hatıranın etrafında yaşayabiliyor. Bunun doğru ya da yanlış oluşundan önce, ne kadar derin bir ruhsal gerçeklik taşıdığını görmek gerekiyor.

İkincisi, kabullenişti.

Hayatın getirdiği büyük yıkımları inkâr etmek yerine onları kendi varlığının bir parçası hâline getirmek… Acıyı omzuna alıp onunla yürümek… Herkesin başarabileceği bir şey değildir.

Üçüncüsü ise acının sessizliğiydi.

En büyük acılar çoğu zaman bağırmaz.

En derin yaralar çoğu zaman görünmez.

İnsan bazen yıllarca aynı sokakta yürür; aynı renklere bürünür, aynı hareketleri tekrar eder. Biz bunu alışkanlık sanırız. Oysa belki de her tekrar, hiç dinmeyen bir yasın ritmidir.

Peki, Kırmızılı Kadın kimdi?

Sadece alışılmışın dışında yaşayan divane bir âşık mıydı?

Yoksa ruhu en ince yerinden kırılmış, o kırıkları kırmızıyla örtmeye çalışan yaralı bir kadın mı?

Belki de ikisi birden…

Belki de insan, bazen ancak acısıyla birlikte var olabilir.

Onun sessizce aramızdan ayrılışı, geride yalnızca bir hayat hikâyesi bırakmadı. Aynı zamanda hepimize önemli bir soru bıraktı:

Biz gerçekten insanları görüyor muyuz, yoksa yalnızca onların bize gösterdiklerini mi görüyoruz?

Bir dahaki sefere sokakta kendi dünyasında yaşayan, alışılmışın dışında görünen birine rastladığımızda, yargılamadan önce bir an durup düşünelim.

Çünkü bazen en büyük çığlıklar sessizdir.

Ve bazen yasın rengi siyah değil, kimsenin anlam veremediği kadar parlak bir kırmızıdır.

 

DİĞER YAZILARI AYNANIN ÖTEKİ YÜZÜ 01-01-1970 03:00 YOLCULUĞUN SONU: ONUR MU, SADECE YAŞAMAK MI? 01-01-1970 03:00 ÖZGÜRÜZ AMA NE KADAR? 01-01-1970 03:00 ÖZGÜRLÜĞÜN GERÇEK SINIRI: VİCDAN VE TAHAMMÜL 01-01-1970 03:00 ZİNCİRLER KIRILDI, YA DUVARLAR? 01-01-1970 03:00 Beklentinin Yorgunluğu 01-01-1970 03:00 Hayal Satanlar ve Gerçekler 01-01-1970 03:00 VİTRİNİN ARKASINDA ÇÜRÜYEN MAHREMİYET 01-01-1970 03:00 ÇAĞIN EŞİĞİNDE KADİM BİR BAHAR 01-01-1970 03:00 RUHUN GURULTUSU 01-01-1970 03:00 EGOSU ŞİŞMİŞ, VİCDANI SÖNMÜŞ BİR NESİL 01-01-1970 03:00 Bir Veda, Bir Yeniden Doğuş 01-01-1970 03:00 HAYAL KIRIKLIĞININ GÜNLÜK KARNESİ 01-01-1970 03:00 ZARAFETİN SESSİZ GÜCÜ 01-01-1970 03:00 Yalnızlığın Evrimsel Biyoalarmı: Ruhun Değil, Hücrenin Çığlığı 01-01-1970 03:00 Eti Senin, Kemiği Benim: Çelikleşen Ruhlardan Kırılgan Nesillere 01-01-1970 03:00 Onurla Kalabilmek 01-01-1970 03:00 Karanlığın Senfonisi: Neden Hep “Yanlış” Kişiye Çekiliyoruz? 01-01-1970 03:00 HAYATI KAİZEN İLE HAFİFLETMEK 01-01-1970 03:00 Geleceğin Cenaze Töreninde Bir Bardak Latte 01-01-1970 03:00 KIRMIZI BİR SAHTE VE BİR DİLİM TOST 01-01-1970 03:00 Bilgi Obezitesi Çağında Hakikat Nerede? 01-01-1970 03:00 Bir Penguen Gitti, Kalabalıklar Kendini Sorguladı. 01-01-1970 03:00 ÇÜRÜYEN RUHLAR VE ÇÜRÜYEN YARINLAR 01-01-1970 03:00 Kendini Tanımanın Stratejisi 01-01-1970 03:00 GÖRÜNMEYENİN PEŞİNDE BİR YAŞAM 01-01-1970 03:00 CEBİN DEĞİL, RUHUN DARLIĞI 01-01-1970 03:00 Zihnin Tarlası: Neden Başarıdan Çok Felakete Tıklıyoruz? 01-01-1970 03:00 Bedel Ödemeden Sahip Olduğumuz En Büyük Zenginlik 01-01-1970 03:00 Gardıroplarımız Neden Dolu, Ruhumuz Neden Boş? 01-01-1970 03:00 EBEVEYNLİK EHLİYETİ 01-01-1970 03:00 Kadınlar, Erkeğin Yok Oluşunda Kendi Rolünüzü Görüyor musunuz? 01-01-1970 03:00 Büyüdük Ama Zorbalık Bitmedi: Yetişkinlerin Acımasızlığı 01-01-1970 03:00 Akran Zorbalığı 01-01-1970 03:00 Olmadığın O Kişi Olmak ve Kaderin Sınavı 01-01-1970 03:00 ZEHİRLİ MERAK VE KAYBOLAN ÇOCUKLUKLAR 01-01-1970 03:00 Oyuncakların Tasarladığı Gelecek...Oyun Kutusu mu,Hayaller mi? 01-01-1970 03:00