Malatya Lider Gazetesi
HV
05 EYLÜL Cumartesi 09:29

HER ŞEYİN SUSTUĞU O BÜYÜLÜ KELİME: “NEYSE”

SEVİM MORDOĞAN GÖĞER
SEVİM MORDOĞAN GÖĞER

Biri çıkıp sorsa:

“Dilimizdeki en güçlü, en manidar kelime hangisidir?”

Şairlerin, yazarların, edebiyatçıların birbirinden güzel cevapları olacaktır elbet. Aşk diyen çıkar, hasret diyen olur; umut, vicdan, merhamet diye uzayıp gider liste.

Ben o kadar uzağa gitmezdim.

Benim cevabım oldukça kısa olurdu:

Neyse.

İki hece, altı harf.

Ama bazen arkasında aylarca süren bir kırgınlık, yılların yorgunluğu ve söylenmemiş yüzlerce cümle vardır.

“Neyse” tuhaf bir kelimedir gerçekten.

Neredeyse her yere yakışır.

Bir tartışmanın sonuna koyarsınız, olur. Bir hayal kırıklığının üzerine bırakırsınız, olur. Bir dostluğun çatlayan yerine iliştirirsiniz, yine olur.

Bir aşkın son cümlesine eklersiniz…

Orada biraz ağır olur.

Çünkü bazı “neyse”ler hiç de neyse değildir.

Hatta çoğu zaman insan “neyse” dediğinde aslında tam tersini söylemektedir:

“Hiçbir şey neyse değil ama artık anlatacak hâlim yok.”

Sanırım kelimenin bütün sırrı da burada.

İnsan her sustuğunda söyleyecek sözü olmadığı için susmuyor. Bazen söyleyecek o kadar çok şeyi oluyor ki nereden başlayacağını bilemiyor.

Anlatsa saatler sürecek.

Başa dönse yorulacak.

Ayrıntıya girse yeniden kırılacak.

Üstelik karşısındaki gerçekten anlamaya niyetli değilse insan bir süre sonra kendi kelimelerine bile kıyamıyor.

“Bunca cümleyi şimdi bunun için mi harcayacağım?” diyor içinden.

Sonra hepsini topluyor.

Kırgınlığını, öfkesini, hayal kırıklığını, haklılığını, söylemek isteyip de söyleyemediklerini…

Küçücük bir kelimenin içine sıkıştırıyor:

“Neyse.”

Düşünsenize, ne büyük bir dil ekonomisi!

Dakikalarca konuşup hiçbir şey anlatamayanlarımız varken biz bazen iki heceyle koca bir hikâyeyi özetleyebiliyoruz.

Üstelik tonuna göre anlamı da değişiyor.

Hızlı söylenen bir “neyse” vardır:

“Uzatmayalım.”

Derin bir nefesin ardından geleni:

“Çok kırıldım ama anlatmayacağım.”

Gözler başka tarafa çevrilerek söyleneni:

“Anlarsan anlarsın.”

Bir de sonuna üç nokta eklenen meşhur çeşidi vardır:

“Neyse…”

İşte ona dikkat etmek gerekir.

Çünkü bazen o üç noktanın içinde üç ciltlik roman vardır.

Galiba “neyse” biraz da insanın kendisini koruma biçimidir.

Hayat ilerledikçe her haklılığın peşinden koşulmayacağını öğreniyoruz çünkü.

Gençken anlatmaya daha hevesliyiz. Yanlış anlaşıldığımızda düzeltmeye, kırıldığımızda neden kırıldığımızı açıklamaya, haksızlığa uğradığımızda kendimizi ispatlamaya çalışıyoruz.

Sonra hayat insanın kelime bütçesini biraz kısıyor.

Bir noktadan sonra fark ediyoruz ki bazı insanlara kendimizi anlatabilmek için doğru cümleyi bulmamız yetmiyor.

Karşı tarafın da anlamaya niyeti olması gerekiyor.

İşte o niyet yoksa dünyanın en güzel cümlesini kursanız ne fayda?

Tam orada “neyse” yetişiyor imdada.

Kavganın elinden mikrofonu alıyor ve usulca:

“Buradan sonrası sadece gürültü,” diyor.

Bu nedenle “neyse” her zaman yenilginin kelimesi değildir.

Bazen insanın hangi savaşa girmeyeceğini öğrenmesidir.

Çünkü olgunluk, her tartışmayı kazanmak değildir.

Bazen haklı olduğunuzu bilip bunu ispatlamaya ihtiyaç duymamaktır.

Her yanlış anlaşılmayı düzeltmemek…

Her söze cevap yetiştirmemek…

Her kapıyı yeniden çalmamak…

Ve belki de en zoru, bazı insanların sizi yanlış tanıma hakkını kendilerine bırakıp yolunuza devam edebilmektir.

İşte o zaman “neyse”, kırgınlığın değil, huzurun kelimesine dönüşür.

Fakat bir de başka türlüsü vardır.

Belki en ağır olanı…

İnsan uzun süre anlaşılmayı bekler.

Anlatır.

Tekrar anlatır.

Başka türlü anlatır.

Bazen susarak anlatır.

Bakışıyla anlatır.

Hatta kimi zaman gidişiyle bile anlatmaya çalışır.

Sonra bir gün fark eder ki mesele kendisinin anlatamaması değildir.

Karşısındaki duymuyordur.

İşte o gün söylenen “neyse” başka türlüdür.

Artık bir kelime değil, usulca kapanan bir kapının sesidir.

“Ne olur beni anla”dan,

“Artık anlamana ihtiyacım yok”a uzanan mesafenin son adımıdır.

Belki bu yüzden bazı “neyse”lerden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmaz.

Çünkü insan bazen konuşmaktan değil, anlaşılmayı beklemekten yorulur.

Ve yorulan insanın sessizliği, kızgın insanın bağırışından çok daha ciddi olabilir.

Yine de “neyse”nin içinde yalnızca kırgınlık ya da vazgeçiş yoktur.

Biraz da hayat bilgisi vardır.

Başımıza gelen her şeyi sonsuza kadar sırtımızda taşıyamayız.

Bazı defterlerin hesabı kapanmaz; yalnızca insan onları yanında taşımaktan vazgeçer.

Bazı soruların cevabı bulunmaz; bir süre sonra sormamayı öğrenirsiniz.

Bazı insanlar yaptıklarının nedenini hiçbir zaman açıklamaz; siz de açıklama beklemekten vazgeçersiniz.

Çünkü hayatın bütün denklemlerini çözmek zorunda değiliz.

Bazı şeyleri anlamadan da yolumuza devam edebiliriz.

Belki “neyse” tam olarak budur:

Çözemediğini ömür boyu yanında sürüklemek yerine olduğu yerde bırakabilme cesareti.

Bu yüzden her “neyse”yi umursamazlık sanmamak gerekir.

Bazen çok fazla umursamış olmanın yorgunluğudur.

Her “neyse” vazgeçmek değildir.

Bazen insanın kendinden daha fazla vazgeçmemeye karar vermesidir.

Her “neyse”, söyleyecek söz kalmadığı anlamına da gelmez.

Bazen söylenecek çok şey vardır ama artık hiçbirinin bir şeyi değiştirmeyeceği anlaşılmıştır.

Ve sanırım insanın büyümesi biraz da burada başlıyor.

Hayat boyunca binlerce cümle kuruyoruz.

Anlatmak için…

Anlaşılmak için…

Kendimizi savunmak için…

Sevilmek, duyulmak, haklılığımızı göstermek için…

Sonra gün geliyor, hangi cümleleri kurmamamız gerektiğini de öğreniyoruz.

Belki o zaman “neyse”nin gerçek anlamıyla tanışıyoruz.

Söylüyorsunuz.

Derin bir nefes alıyorsunuz.

İçinizde yarım kalmış birkaç cümle daha dolaşıyor belki.

Ama artık peşlerinden gitmiyorsunuz.

Sayfayı çeviriyorsunuz.

Çünkü bazı hikâyelerin sonuna nokta koymak kolay değildir.

Üç nokta koyarsanız devamını beklersiniz.

Soru işareti koyarsanız hâlâ cevap arıyorsunuzdur.

Ünlem koyarsanız belli ki içinizde biraz öfke kalmıştır.

Bazen en iyisi hiçbir noktalama işaretiyle uğraşmamaktır.

Tek kelime yeter:

Neyse.

Anlayan, o iki hecenin ardındaki bütün cümleleri zaten duyar.

Anlamayan içinse bir cümle daha kurmanın ne anlamı var?

Aslında…

Neyse

 

YORUMLAR
DİĞER YAZILARI EMEĞİN YERÇEKİMİ HAYATIN KAÇ SİGMA? MANTIĞIN DA BİR SINIRI VAR MI? MÜKEMMEL OLMAMA HAKKIMIZI KİM ÇALDI? DUYARSIZLAŞMADAN GÜÇLENMEK SÜREKLİ EKSİK OLAN, BİR SÜRE SONRA GEREKLİ DE OLMUYOR KIRMIZI BRİ YAS AYNANIN ÖTEKİ YÜZÜ YOLCULUĞUN SONU: ONUR MU, SADECE YAŞAMAK MI? ÖZGÜRÜZ AMA NE KADAR? ÖZGÜRLÜĞÜN GERÇEK SINIRI: VİCDAN VE TAHAMMÜL ZİNCİRLER KIRILDI, YA DUVARLAR? Beklentinin Yorgunluğu Hayal Satanlar ve Gerçekler VİTRİNİN ARKASINDA ÇÜRÜYEN MAHREMİYET ÇAĞIN EŞİĞİNDE KADİM BİR BAHAR RUHUN GURULTUSU EGOSU ŞİŞMİŞ, VİCDANI SÖNMÜŞ BİR NESİL Bir Veda, Bir Yeniden Doğuş HAYAL KIRIKLIĞININ GÜNLÜK KARNESİ ZARAFETİN SESSİZ GÜCÜ Yalnızlığın Evrimsel Biyoalarmı: Ruhun Değil, Hücrenin Çığlığı Eti Senin, Kemiği Benim: Çelikleşen Ruhlardan Kırılgan Nesillere Onurla Kalabilmek Karanlığın Senfonisi: Neden Hep “Yanlış” Kişiye Çekiliyoruz? HAYATI KAİZEN İLE HAFİFLETMEK Geleceğin Cenaze Töreninde Bir Bardak Latte KIRMIZI BİR SAHTE VE BİR DİLİM TOST Bilgi Obezitesi Çağında Hakikat Nerede? Bir Penguen Gitti, Kalabalıklar Kendini Sorguladı. ÇÜRÜYEN RUHLAR VE ÇÜRÜYEN YARINLAR Kendini Tanımanın Stratejisi GÖRÜNMEYENİN PEŞİNDE BİR YAŞAM CEBİN DEĞİL, RUHUN DARLIĞI Zihnin Tarlası: Neden Başarıdan Çok Felakete Tıklıyoruz? Bedel Ödemeden Sahip Olduğumuz En Büyük Zenginlik Gardıroplarımız Neden Dolu, Ruhumuz Neden Boş? EBEVEYNLİK EHLİYETİ Kadınlar, Erkeğin Yok Oluşunda Kendi Rolünüzü Görüyor musunuz? Büyüdük Ama Zorbalık Bitmedi: Yetişkinlerin Acımasızlığı Akran Zorbalığı Olmadığın O Kişi Olmak ve Kaderin Sınavı ZEHİRLİ MERAK VE KAYBOLAN ÇOCUKLUKLAR Oyuncakların Tasarladığı Gelecek...Oyun Kutusu mu,Hayaller mi?