Yalnız kalmayı seven, hatta kendi iç dünyasında kalabalıklaşabilen biri olarak zaman zaman bilinçli biçimde evden çıkmam. Telefonumu kapatır, bildirimleri susturur ve kendime küçük bir izolasyon alanı yaratırım. “Bari yalnız kalayım da kimsenin o yorucu sosyal ağına maruz kalmayayım,” diye düşünürüm.
Çayımı ya da kahvemi demlerim. Camın kenarına geçer, kafamı dinlerim. Modernitenin gürültüsünden uzaklaşıp sessizliğin içinde soluklanırım. Hafif bir müzik, kahvem ve ben… Doğrusu hâlâ çok keyifli bulurum bu anları. Belki de kendi içimde kalabalıklaşabildiğim için yalnızlık bana hâlâ güzel gelir.
Fakat yakın zamanda öğrendiğim bazı bilgiler, bu huzurlu sandığım tabloya bambaşka bir açıdan bakmama neden oldu. Meğer ben etrafı izlediğimi sanarken, kafatasımın içindeki o organ yani beyin Wi-Fi sinyali kopmuş bir cihaz gibi, delicesine bağlanacak bir ağ arıyormuş. Ben sakin olduğumu sanarken, iç dünyamda o kadar da sakin bir süreç yaşanmıyormuş.
Dinlenirken bile zihnin bu kadar aktif olmasının sebebi belki de tam olarak buydu.
En Hızlı Ne Öldürür?
İnsanı en hızlı ne öldürür? Bu soruya çoğumuz “açlık”, “susuzluk” ya da “oksijensizlik” cevabını veririz. Fizyolojik ihtiyaçlar söz konusu olduğunda cevap nettir. Peki ya sosyal temas?
“Zaman zaman kendimizi dış dünyadan bilinçli olarak koparırız. Kapıyı kilitler, telefonu sessize alır ve dış uyaranlardan uzaklaşırız. Şehrin bitmek bilmeyen gürültüsünden kaçıp kendi kabuğumuza çekiliriz. Bir fincan kahve eşliğinde, hafif bir müzikle düşüncelerimize döndüğümüzde bunun bir dinlenme hâli olduğunu varsayarız. Oysa biz dinginlik içinde olduğumuzu düşünürken, beynimiz bağlantısı kesilmiş bir sistem gibi yeniden temas kurabileceği sinyaller aramaya başlar. Dışarıdan bakıldığında huzurlu görünen bu anlarda, içeride aslında görünmeyen bir alarm mekanizması devreye girmiş olabilir.”
Romantik Bir Yalanın Sonu
Yüzyıllardır edebiyatın ve şiirin romantik bir melankoli olarak sunduğu yalnızlık kavramına, nörobilim bugün oldukça sert bir yanıt veriyor.
Sosyal nörobilim şunu söylüyor:
Yalnızlık bir duygusal şımarıklık ya da şairane bir içe dönüş değildir.
Yalnızlık, tıpkı susuzluk ya da açlık gibi, hayatta kalmayı sağlayan evrimsel bir biyoalarmdır.
“Evrimsel Yalnızlık Teorisi”, beyni kendi kendine yeten kapalı bir sistem olarak gören eski biyolojik yaklaşımı büyük ölçüde değiştirdi. Meğer beyin tek başına çalışan bir makine değilmiş. Beyin, yalnızlığı doğrudan bir güvenlik tehdidi olarak algılıyor ve hemen savunma moduna geçiyor. Kalbimiz bile bağ kurduğumuz insanların ritmine uyumlanırken, beynimiz sosyal bağ arayışını bir hayatta kalma stratejisi olarak kodluyor.
Boş Viteste Çalışan Bir Motor
Durumu basit bir benzetmeyle düşünelim: Arabanın motorunu boş viteste, araç dururken saatlerce tam gaz çalıştırdığınızı hayal edin. Hiçbir yere gitmiyorsunuz, görünürde bir tehlike yok. Ancak kaputun altında pistonlar ısınıyor, yağ yanıyor, parçalar aşınıyor ve yakıt hızla tükeniyor.
Bağ kuracak bir nöral ağ bulamayan beyin de tam olarak bunu yapar. Tehlikede olduğunu varsayar ve kana sürekli kortizol pompalar. Bu stres hormonu tüm hücrelere yayılır. Biz huzur içinde kahvemizi yudumladığımızı sanırken, içeride sessiz ve derinden ilerleyen bir yıpranma süreci başlamış olabilir.
Deşarj mı, İmha mı?
Elbette kısa süreli yalnızlıklar modern dünyanın kaosundan kaçmak için güçlü bir deşarj yöntemi olabilir. Bazen sessizlik gerçekten de zihnin toparlanmasına yardımcı olur. Ancak beynin bu “sosyal açlık” alarmını uzun süre görmezden gelmek, sistemi içten içe yıpratabilir.
Yeni nesil dijital iletişim biçimleri, her ne kadar gerçek bağın yerini tam olarak doldurmasa da, beynin bu alarmını bir ölçüde yatıştırabiliyor. Elbette bunun da ayrı tartışmaları ve riskleri var.
Unutmamak gerekir ki insan sadece sosyal bir varlık değildir; aynı zamanda sosyal olmaya biyolojik olarak mecbur bir organizmadır. Kendi içimizdeki kalabalıkla barışık olmak elbette güzeldir. Fakat beynimizin hayatta kalmak için başka beyinlere de ihtiyaç duyduğu gerçeği, değişmeyen bir evrim yasasıdır.
Belki de mesele yalnız kalmak değil; yalnız kalmayı, bağ kurma ihtiyacını inkâr edecek kadar uzatmamaktır.