Memlekette herkesin bir fonu varmış da bizim haberimiz yokmuş!
Kiminin ihtiyat akçesi, kiminin gelecek teminatı, kimininse servetine servet katmanın pek muhterem bir yolu…
Meğer biz yıllardır yanlış anlamışız iktisadı.
Çalışmak, üretmek, tasarruf etmek falan eski usulmüş.
Yeni iktisadî nizamda marifet, paranın nereden geldiğini değil, nereye gideceğini herkesten önce bilmekmiş!
Son iki haftadır konuşulan fon meselesine bakınca insan ister istemez soruyor:
Bu ülkede para mı kazanılıyor, yoksa yakınlık mı nakde çevriliyor?
Adalet Bakanlığı'nın açıklamalarına göre 187 milyar lirayı aşan haksız kazanç mercek altında.
Üstelik fonlardan zamanında çıktığı değerlendirilenler de araştırılıyor.
Ne büyük tevafuk! Bazıları tam kapı kapanmadan çıkmayı bilmiş.
Halk arasında buna altıncı his denir.
Sosyolojide ise biraz daha münasip bir tabir var: Sosyal sermaye.
Bourdieu yaşasaydı belki de Türkiye'yi başlı başına bir laboratuvar olarak kullanırdı.
Zira burada ekonomik sermayenin kaderini çoğu zaman sosyal sermaye tayin ediyor.
Kimi alın teriyle birikim yapıyor, kimi doğru telefon numaralarını biriktiriyor.
Birinin portföyünde üç kuruşluk tasarruf, diğerinin rehberinde üç kıymetli isim var.
Hangisinin daha fazla kazandırdığı ise malum!
Meseleyi suç sosyolojisi açısından ele alalım.
Merton'un anomi kuramı, toplumun herkese zenginliği hedef gösterip meşru imkânları eşit sunmadığında neler yaşanabileceğini anlatır. Fakat biz meseleyi bir adım ileri taşımışız. Meşru yolların zahmetine katlanmak yerine kestirme yolları maharet sayan bir zihniyet üretmişiz. Dahası, bu zihniyetin mensupları bazen öyle muteber çevrelerde arzıendam ediyor ki insan suçla itibarı birbirinden ayırmakta müşkülata düşüyor.
Elbette soruşturulan herkes suçlu değildir.
Hukukun en temel kaidesi budur.
Lakin hukukun sosyolojik meşruiyeti yalnızca suçluyu cezalandırmasından değil, kim olduğuna bakmaksızın aynı soruları sorabilmesinden doğar.
Adaletin terazisi, tartılan şahsın kartvizitine göre hassasiyet değiştirmemelidir. İktisat sosyolojisi bize piyasanın toplumdan bağımsız olmadığını söyler. Güven çökerse rakamlar ayakta kalsa da ekonomi tökezler.
Birileri kazancını katlarken yüz binlerce insanın tasarrufuna erişememesi yalnızca malî bir hadise değildir. Bu, toplumsal güvenin tasfiyesidir.
Kaybolan paranın hesabı belki çıkarılır; peki kaybolan itimadın bilançosunu kim hazırlayacak?
Siyaset sosyolojisinin sorusu ise daha can sıkıcıdır: Ekonomik imtiyaz ile siyasî nüfuz arasındaki mesafe ne kadardır? Bu soruyu sormak kimseyi mahkûm etmek değildir. Bilakis demokratik denetimin icabıdır.
Ne var ki fon krizinin Meclis'te araştırılmasına yönelik önergeler reddedildi. Demek ki bazı meselelerde araştırma arzusu da tasfiye edilebiliyor!
Durkheim, suçun her toplumda görülebileceğini söyler. Asıl felaket, suç isnadının yahut haksızlığın toplumsal vicdanda sıradanlaşmasıdır.
Bugün endişemiz tam da budur. İnsanların “Nasıl kazanmış?” diye sormak yerine “Biz niye zamanında giremedik?” diye hayıflanmasıdır.
Hâsılıkelâm, mesele yalnızca fon değildir. Mesele, fırsat eşitliğinin yerini fırsatçılığın, liyakatin yerini iltimasın, kamusal ahlâkın yerini şahsî menfaatin alma ihtimalidir.
Bir memlekette bazıları istikbalini çalışarak kurarken bazıları istihbaratla servet yapıyorsa orada yalnızca piyasa değil, toplumsal mukavele de sarsılır.
Ve son bir sual: Fonlar tasfiye edilir, haksız kazançlar geri alınır, sorumlular yargılanır da bu düzenin ürettiği ahlâkî iflası hangi fon karşılar?
Yok canım, yanlış anlaşılmasın…
Bu bir fon yazısı değildir!
Bu, memleketin hâl-i pürmelâlinin küçük bir izahıdır.
























