Yaşadıklarımız, ne yazık ki modern dünyanın en acı gerçeklerinden biriyle birebir örtüşüyor. Özellikle 15 Nisan 2026’da Kahramanmaraş’ta yaşanan ve bir 8. sınıf öğrencisinin beş silah ve yedi şarjörle okulu basmasıyla sonuçlanan o kan dondurucu olay, içimizdeki güven duygusunu derinden sarstı. Artık kelimeler geleceği öngörmüyor; yaşananların ardından yalnızca suskun birer tanık gibi duruyor. Yazılanlar birer ihtimal değil, yaşanmışlığın soğuk bir kaydı artık.
Eskiden okul, çocuk seslerinin göğe karıştığı bir umut bahçesiydi. Şimdi ise kapılarında korkunun nöbet tuttuğu, duvarlarında sessiz çığlıkların yankılandığı bir yere dönüştü. Bir zil sesiyle başlayan günler, artık kalplerde ince bir tedirginlikle açılıyor. Ve biz hâlâ “nasıl oldu?” diye soruyoruz. Oysa belki de asıl soru şu: Biz neyi görmezden geldik?
Şiddetin Parlak Maskesi
Ekranlardan taşan o yapay ışık, çocuklarımızın gözlerinde önce bir yıldız gibi parladı. Sonra yavaş yavaş karardı. Şiddet, hikâyelerin içine saklanmış bir kahramanlık gibi sunuldu; öfke alkışlandı, merhamet ise geri planda unutuldu. Gücün sesi yükseldikçe, vicdanın sesi kısıldı.
Bir çocuk, gerçek ile kurgu arasındaki o ince çizgiyi kaybettiğinde, eline aldığı her şeyi “haklılığının” bir aracı gibi görmeye başlar. Çünkü ona, güçlü olmanın doğru olmakla eşdeğer olduğu öğretildi.
Sevginin Yanlış Öğretilişi
Meselenin diğer yüzü ise evin içinde saklı. İyi niyetle verilen ama sınır tanımayan “üstünlük” telkinleri, çocukları kırılgan ama aynı zamanda tehlikeli bireylere dönüştürüyor. Bugünün ebeveynleri, çocuklarını “her şeyin en iyisine layık, hatasız ve dokunulmaz” bireyler olarak yetiştirmeye çalışırken, farkında olmadan onları gerçek hayatın en basit sınavlarına bile hazırlıksız bırakıyor.
“Hayır” kelimesini duymayan, sınırla tanışmayan ve sürekli yüceltilen bu çocuklar; eleştiriye kapalı, hayal kırıklığına tahammülsüz ve dünyanın kendi etraflarında döndüğüne inanan bireyler hâline geliyor. İlk engelle karşılaştıklarında ise çözümü diyalogda değil, ellerindeki “güçte” arıyorlar.
El Ele Verip Suçlu Yetiştiriyoruz
Bugün ortaya çıkan tablo, tek bir failin eseri değil. Medya içerik üretiyor, platformlar bunu hızla yayıyor, aileler ise çoğu zaman farkında olmadan bu dili evin içine taşıyor. Eğitim sistemi ise bu devasa dalga karşısında çoğu zaman yalnız bırakılıyor.
Öğretmenlerin yükselen sesleri yalnızca mesleki taleplerin değil; aynı zamanda hayati bir çığlığın ifadesidir. Onlar sınıflarda sadece ders anlatmıyor, aynı zamanda giderek büyüyen bir toplumsal kırılmanın ortasında ayakta kalmaya çalışıyor.
Eğer bu çarpık düzen içinde medyanın etkisi dizginlenmez, aileler “ego pompalamayı” sevgi sanmaktan vazgeçmezse, bugün okuduğumuz manşetler yarının sıradan haberleri hâline gelecektir. Toplum, şiddete yalnızca tanıklık etmiyor; ona yavaş yavaş alışıyor, hatta içselleştiriyor.
Ve şimdi, yüzleşmekten kaçındığımız o soru tüm ağırlığıyla karşımızda duruyor:
Biz çocuklarımıza bir gelecek mi inşa ediyoruz,
yoksa onları kendi ellerimizle bir felakete mi hazırlıyoruz?
Çünkü o gün o tetiği çeken yalnızca bir çocuk değildi.
O parmakta biraz ihmal, biraz görmezden geliş ve çokça suskunluk vardı.