Bugün sizlerle savunma sanayimize biraz farklı bir pencereden bakmaya çalışalım mı?
Silahların gücünden, ülkelerin askerî kapasitelerinden ya da teknik ayrıntılardan değil; o sistemlerin arkasındaki emekten, onları edinmenin zorluğundan ve bir ülke için taşıdığı değerden söz edelim.
Bazen insanın bir şeye bakışı, onun nasıl yapıldığını ve ne zorluklarla elde edildiğini öğrendiği gün değişiyor.
Benim için de öyle oldu.
Eskiden haberlerde bir savaş uçağının düştüğünü duyduğumda ilk sorum herkesinki gibiydi:
“Pilot nasıl, can kaybı var mı?”
“Yok, çok şükür.”
Derin bir nefes alır, haberi zihnimde kapatırdım.
Bugün yine ilk cümlem aynı. Hiç değişmesini de istemem:
Çok şükür, can kaybı yok.
Çünkü hiçbir uçak, hiçbir gemi, hiçbir teknoloji, hiçbir maddi yatırım bir insan hayatından daha değerli değil.
Ama artık haber benim için orada bitmiyor. Ardından başka bir soru geliyor:
Peki, onunla birlikte başka neler kayboldu?
Sanırım insan öğrendikçe biraz daha hassaslaşıyor. Bir savaş uçağının, geminin ya da savunma sisteminin fikir aşamasından kullanılabilir hâle gelene kadar geçtiği uzun yolculuğu gördükçe, kaybedilen bir araca yalnızca metal ve elektronik parçalardan oluşan bir nesne olarak bakamıyorsunuz.
Şimdi diyeceksiniz ki:
“Emek yalnızca savunma sanayiinde mi değerli?”
Elbette hayır.
Ancak savunma, ülkelerin güvenliği ve bağımsız karar verebilme kapasitesi açısından özel bir alan. Çünkü burada üretmenin zorluğunun yanına başka bir mesele daha ekleniyor:
İhtiyaç duyduğunuz her şeyi istediğiniz zaman, istediğiniz yerden temin edememek.
Gündelik ticarette dünyanın bir ucundaki pek çok ürünü başka bir ülkeden satın alabilirsiniz. Savunma söz konusu olduğunda ise tablo daha karmaşıktır.
Ülkeler geliştirdikleri bazı savunma sistemlerini ihraç etmeyebilir ya da satışlarını belirli koşullara bağlayabilir. Siyasi ilişkiler, ihracat izinleri, kullanım şartları, teknoloji paylaşımı, bakım ve yedek parça gibi pek çok unsur sürecin parçası olabilir.
Çünkü savunmada alınıp satılan şey yalnızca ticari bir ürün değil, aynı zamanda stratejik bir kabiliyettir.
İşte tam bu noktada kendi imkânlarımızla üretmenin neden yalnızca ekonomik bir tercih olmadığını daha iyi anlıyorum.
Bir ülkenin ihtiyaç duyduğu sistemi kendi imkânlarıyla geliştirebilmesi; gerektiğinde onu yenileyebilmesi, bakımını sürdürebilmesi, geliştirebilmesi ve o alandaki bilgi birikimini koruyabilmesi anlamına gelir.
Çünkü teknoloji yalnızca sahip olduğunuz şey değildir.
Onu yeniden yapabilme kabiliyetinizdir.
Bir enkazın içinde görünmeyen insanlar vardır
Bugün bir savaş uçağının düştüğü haberini gördüğümde artık yalnızca uçağı düşünmüyorum.
Onu tasarlayan mühendisi, üretimde çalışan işçiyi, bakımını yapan teknisyeni, test süreçlerinde görev alan ekipleri ve bütün bu birikimin oluşması için geçen yılları düşünüyorum.
Bir gemiye baktığımda yalnızca çeliği değil, tersaneyi ve o çeliğe biçim veren insanları görüyorum.
Bir de bütün bunların finansmanını sağlayan ülkenin insanlarını…
Çünkü “kamu kaynağı” dediğimiz şey, en nihayetinde toplum adına kullanılan ortak kaynaklardan oluşuyor.
Bu nedenle bir savunma aracının kaybına üzülmek savaşı sevmek değildir. Bir savaş gemisinin ya da uçağının kıymetini bilmek de savaşı istemek anlamına gelmez.
Belki tam tersine, insan savaşın ekonomik ve insani maliyetini öğrendikçe barışın değerini daha iyi anlıyor.
Bugün hâlâ bir kazada ilk baktığım şey insan:
Pilot kurtuldu mu?
Mürettebat sağ mı?
Can kaybı var mı?
Çünkü bütün hesapların üzerinde insan hayatı var.
Ama artık,
“Can kaybı yok, sadece uçak düştü.”
diyemiyorum.
O “sadece” kelimesini kullanamıyorum.
Çünkü o aracın içinde yılların mühendisliği, sayısız saatlik çalışma, toplumun kaynaklarından ayrılan sermaye ve uzun yıllar içinde oluşmuş bir bilgi birikimi de somutlaşıyor.
Aslında mesele yalnızca uçaklar ve gemiler de değil.
Mesele çok daha insani:
Bir şeyin nasıl yapıldığını öğrendikçe, onu yapan insanlara duyduğunuz saygı artıyor.
Ben artık bir gemiye baktığımda yalnızca çeliği, bir uçağa baktığımda yalnızca teknolojiyi görmüyorum.
Arkasındaki insanları ve bir ülkenin kendi güvenliği için yıllar boyunca biriktirdiği kabiliyeti görüyorum.
Eskiden fiyatı görüyordum; şimdi emeği görüyorum.
Ve galiba öğrendiğim en önemli şey şu:
Bir şeyin fiyatını para belirleyebilir; ama gerçek ağırlığını, ona kaç insanın ömründen ne kadar emek bırakıldığı ve ihtiyaç duyulduğunda yerine yenisinin ne kadar güç konulabildiği belirler.
İşte bu yüzden bazı kayıplar yalnızca toprağa ya da denize düşmüyor.
İnsanın içine de düşüyor.
Çünkü emeğin de, bir yerçekimi var.