Hayat, biraz da beklemekten ibarettir. Bir şeyleri ister, peşinden gider, elde etmeye çalışırız. Daha iyi bir iş, yeni bir ev, biraz daha fazla zaman, biraz daha çok para… Bazen de hiçbir zaman gerçekten yanımızda olmayan bir insan.
Fakat hayatın bize usul usul öğrettiği acı ama özgürleştirici bir gerçek vardır: Sürekli eksik kalan bir şey, bir süre sonra gerekli olma vasfını da yitirir.
Bunun bir savunma mekanizması mı yoksa kabullenmenin getirdiği olgunluk mu olduğu tartışılabilir. Ancak hepimiz bunu hayatımızın bir döneminde mutlaka deneyimlemişizdir.
İlk zamanlarda canımızı yakan, uykularımızı kaçıran bir eksikliği düşünün. Belki haksızlık yapan bir dosttan beklediğiniz özürdür. Belki yıllarca tamamlanamayan bir projedir. Belki de gelmesini umut ettiğiniz tek bir telefon…
O eksiklik, ruhunuzda kocaman bir boşluk açar. Günlerce, aylarca zihniniz hep aynı noktaya döner. Tüm enerjinizi o boşluğu doldurmaya harcarsınız.
Fakat zaman, insanın en sessiz öğretmenidir.
Günler geçer, haftalar geçer, aylar birbirini kovalar. Boşluk hâlâ oradadır; ancak siz artık onunla yaşamayı öğrenmişsinizdir. Bir zamanlar sizi tüketen beklenti, artık yalnızca omzunuzda taşıdığınız gereksiz bir yüke dönüşür.
İnsan zihni ilginçtir. Sürekli doldurulamayan boşluklarla sonsuza kadar savaşmaz. Bir noktadan sonra ya onları görmezden gelmeyi öğrenir ya da yerlerine yeni anlamlar, yeni alışkanlıklar ve yeni düzenler kurar.
İşte tam da o anda önemli bir dönüşüm yaşanır.
Bir zamanlar uğruna mücadele edeceğiniz, “olmazsa olmaz” dediğiniz şey, sessizce “olmasa da olur” kategorisine geçer.
Bu dönüşümün en belirgin örneklerinden biri ilişkilerde görülür.
Sizi sürekli aramayı unutan, verdiği sözleri tutmayan, varlığıyla yokluğu arasında fark hissedilmeyen birini düşünün.
İlk zamanlarda onun eksikliği bir fırtına gibidir. Ararsınız, beklersiniz, sorgularsınız. Kendinizi anlatmaya çalışır, eksik kalan her şeyi tamamlamak istersiniz.
Ancak bu yokluk süreklilik kazandığında, insan zihni onu hayatın olağan bir parçası olarak kabul etmeye başlar. Kalp, sonunda beynin sesini dinler ve beklentinin kapısını sessizce kapatır.
İşte o saatten sonra, o kişi yıllar sonra çıkıp gelse, tüm eksiklerini telafi etmeye çalışsa bile artık aynı karşılığı bulamaz. Çünkü ihtiyaç duyulan şey, yalnızca insanın kendisi değildir; zamanında gösterilmeyen emek, ilgi ve değerdir.
Siz ise o eksiklik olmadan da yaşayabileceğinizi, hatta onsuz daha huzurlu olabileceğinizi öğrenmişsinizdir.
Aynı durum yalnızca insanlar için geçerli değildir.
Diyelim ki yıllarca hayalini kurduğunuz bir üniversiteyi kazanamadınız. Büyük bir hayal kırıklığı yaşadınız. Sonra başka bir bölüm okudunuz, mezun oldunuz, meslek sahibi oldunuz, işinizi kurdunuz ve hayatınızı bambaşka bir düzen üzerine inşa ettiniz.
Aradan yıllar geçtikten sonra biri çıkıp size, “İstersen artık o çok istediğin bölümü okuyabilirsin.” dese…
Elbette bu fikir kulağınıza hoş gelebilir. Ancak büyük ihtimalle bugüne kadar kurduğunuz düzeni yıkıp sıfırdan başlamayı tercih etmezsiniz.
Çünkü artık mesele yalnızca o bölümü okumak değildir.
İnsan, zamanla yeni hayatına kök salar.
Alışkanlıklar, emek, kurulan düzen ve kazanılan huzur; geçmişteki büyük arzuların bile önüne geçebilir.
Bu örneği hayatın pek çok alanına uyarlamak mümkündür.
Çünkü insan, sandığından çok daha güçlü bir uyum yeteneğine sahiptir.
Beyin boşluktan hoşlanmaz. Sürekli açık kalan boşlukları ya yeni anlamlarla doldurur ya da zamanla görünmez hâle getirir.
Bu, vazgeçmek değildir.
Bu, özgürleşmektir.
Beklentinin ağır yükünü omuzlardan indirmektir.
O yüzden bugün hayatınızda sürekli eksik kalan şeylere bir kez daha bakın.
Sizi gerçekten onlar mı yoruyor, yoksa onlara duyduğunuz bitmeyen beklenti mi?
Şimdi farklı bir soru sorun kendinize:
Onlar olmadan kaç farklı hayat kurabilirsiniz?
Eminim aklınıza birkaç ihtimal gelmiştir bile.
İşte gerçek güç tam da burada başlar.
İnsan, sahip olamadıklarıyla değil; onlara rağmen kurabildiği hayatla büyür.
Ve bazen en büyük zafer, sahip olmak değil; eksikliğin artık sizi yönetmesine izin vermemektir.
Çünkü bazı şeyler zamanında gelmediğinde, sonradan gelmeleri bir lütuf değil, yalnızca gecikmiş bir hatırlanıştır.
Nitekim eskilerin çok güzel bir sözü vardır:
“Sonradan gelen kerem, sahibine yük; muhtacına sitemdir.”