Hayatı Kuran Kadın, Kararın Neresinde?
Bir sofrayı düşünün. Ekmeği yoğuran, yemeği pişiren, herkesin neyi sevdiğini bilen bir kadın… Sofra kurulur, aile toplanır. Konu evin geleceğine geldiğinde kararı bir başkası verir.
Kadının emeği masanın her yerindedir. Peki, sözü?
İnsanlığın dişil hafızasına doğru çıkacağımız yolculuğa bu soruyla başlayalım. Çünkü kadınların geçmişini anlamak için yalnızca saraylara, savaşlara ve tahta çıkan isimlere bakmak yetmez. Gündelik hayatı kimin ayakta tuttuğunu, o hayatın yönünü kimin belirlediğini de merak etmek gerekir.
Bugün “Kadının doğasında var” dediğimiz şeylerin ne kadarı doğasından, ne kadarı ona öğretilen hayattan geliyor?
Cevabı aramak için şehirlerden, tapulardan, yazılı yasalardan önceye gidelim.
Tarih öncesi denildiğinde gözümüzün önünde tanıdık bir resim belirir: Elinde mızrakla av peşinde koşan erkek ve geride, çocuğuyla bekleyen kadın. Bu resimde hareket de cesaret de erkeğe aittir. Kadına düşense beklemektir.
Oysa geçmiş, bu kadar dar bir çerçeveye sığmaz.
Avcı-toplayıcı topluluklarda yaşam, çevreyi tanımaya ve eldeki imkânları değerlendirmeye dayanıyordu. İş bölümü her yerde aynı değildi. Beslenmek de yalnızca avlanmak demek değildi; yiyeceği bulmak, toplamak, işlemek ve paylaşmak gerekiyordu.
Bir bitkinin hangi mevsimde yenebileceğini bilmek, besini kullanılabilir hâle getirmek, öğrenileni çocuklara aktarmak… Bunlar dikkat, deneyim ve hafıza isteyen işlerdi. Kadınların bu alanlardaki emeğini gördüğümüzde, zihnimizdeki bekleyen figür de değişmeye başlar.
Burada kendimize küçük bir soru sorabiliriz: Neden avdan dönen eli kolayca hatırlarken, yiyeceği öğüne dönüştüren eli gözden kaçırıyoruz?
Belki geçmişi anlatırken de bugünkü alışkanlıklarımızı yanımıza alıyoruz. Gösterişli olanı başarı, her gün yapılanı sıradan bir görev sayıyoruz. Oysa tekrarlanan bir işin vazgeçilmezliği, değerini azaltmaz. Hayat çoğu zaman tam da kimsenin dönüp bakmadığı bu işlerin üzerinde yükselir.
Bir evde herkes temiz kıyafet buluyorsa, yemek saatinde sofra hazırsa, çocuğun ihtiyacı zamanında karşılanıyorsa bunların kendiliğinden olduğunu sanmak kolaydır. Düzen aksamadıkça onu sürdüren emek dikkat çekmez. Aksadığında ise ilk sorulan, bu işin neden yapılmadığı olur.
İşte kadının emeğini görünmez kılan alışkanlıklardan biri burada saklanır: Yapıldığında görev sayılması, yapılmadığında eksikliğinin hemen fark edilmesi.
Üstelik bu beklentiyi çoğu zaman övgüyle dile getiririz.
“Analarımız baş tacıdır” deriz. Peki, o anne ailesinin beklentilerinden farklı bir karar verdiğinde ne olur? Çalışmak, yeniden evlenmek, başka bir yerde yaşamak istediğinde? Ya da yalnızca “Ben yoruldum, artık bunu yapmak istemiyorum” dediğinde?
Fedakârlığını takdir ettiğimiz kadının sınır koymasını da aynı anlayışla karşılayabiliyor muyuz?
Bazen sevgimizin içine fark etmeden bir şart yerleştiriyoruz: Bizim için yaşamaya devam etmesi.
Kadınları yalnızca dayanıklılıklarıyla anlatmak da bu beklentiyi besliyor. Neye güldüklerini, ne öğrenmek istediklerini, hangi hayallerinden vazgeçtiklerini sormuyoruz. “Sen güçlüsün” derken belki de yardım istemelerini zorlaştırıyoruz. Güçlü olmayı, her yükü itiraz etmeden taşımakla karıştırıyoruz.
Bu yüzden kadınların tarihini araştırırken nasıl övüldükleri kadar, hangi imkânlara sahip olduklarına da bakmak gerekiyor. Kendi kararlarını verebiliyorlar mıydı? Emeklerinin karşılığını alabiliyorlar mıydı? Sahip oldukları şeyler üzerinde sözleri var mıydı?
Bu sorular bizi üretime ve mülkiyete götürüyor. Çünkü bir işi yapmakla, o işten elde edilenin nasıl kullanılacağına karar vermek her zaman aynı kişide buluşmuyor.
Bugünden düşünelim: Bir kadın aile işletmesinde yıllarca çalışır; yaptığı iş yine de “yardım etmek” diye anılabilir. Mesaisi vardır ama mesleği yokmuş gibi konuşulur. Emeği hesabın içindedir, adı dışında kalır.
Geçmişte bu ayrımın nasıl oluştuğunu tek bir buluşla ya da tek bir dönüm noktasıyla açıklayamayız. Üretim biçimleri, miras düzenleri ve toplumsal kurallar farklı yerlerde farklı sonuçlar doğurdu. Kadınların yaşamları da bu koşullarla birlikte değişti.
Bu çeşitlilik bize önemli bir düşünme alanı açıyor: Kadının toplumdaki yerini yalnızca biyolojisi belirlemiyorsa, bugün doğal saydığımız sınırları da sorgulayabiliriz.
Bu dizide geçmişi, bugünün bütün cevaplarını orada bulacağımız için değil, sorularımızı derinleştirmek için okuyacağız. Bildiklerimizle varsaydıklarımızı ayırarak, kadınların hayatlarını tek bir kalıba sığdırmadan…
Bir sonraki yazıda toprağı işleyen ellerle toprağa sahip olanlar arasındaki ilişkiye bakacağız. Tohumdan ürüne uzanan emeğin, neden her zaman aynı ölçüde söz hakkına dönüşmediğini konuşacağız.
Şimdi başladığımız sofraya dönelim.
Evin geleceği konuşuluyor. Kadın bu kez boş tabaklara uzanmıyor. Oturduğu yerden kendi düşüncesini söylüyor. Kurduğu hayatın kararına da katılıyor.
Çünkü o sofrada bir yeri olması için bütün tabakları doldurması gerekmiyor.
Söz hakkı, hizmetinin karşılığı değil; insan olmasının hakkı.