İnsan ilişkileri çok garip. Sizce de öyle değil mi?
Bir zamanlar sesimizdeki küçücük değişikliği fark eden biri, gün geliyor, kurduğumuz onca cümlenin içindeki kırgınlığı duymuyor. Bazen aynı masada oturuyor ama birbirimize ulaşamıyoruz. Aramızda birkaç adımlık mesafe var; yine de sesimiz karşı kıyıya varamıyor.
Peki, ne oluyor da birbirini merak eden iki insan, zamanla birbirine kendini anlatmaktan yoruluyor?
Birine değer verdiğimizde çoğunlukla kendimize davranılmasını istediğimiz gibi davranıyoruz. Arıyor, soruyor, vakit yaratıyoruz. Yoğunluğumuzun arasına onu sığdırıyor, sevdiği şeyleri aklımızda tutuyoruz. Sevmek biraz da budur diye düşünüyoruz: Birinin hayatında kendiliğinden yer açmak.
Fakat bu çaba karşılık bulmadığında, içimizde sessiz bir hesap başlıyor.
“Ben aramasam aramıyor.”
“Ben istemesem görüşmüyoruz.”
“Ben anlatmasam merak etmiyor.”
Sonra insan, gönlünden geçtiği kadar vermekten vazgeçip kendisine gelen kadar vermeye başlıyor. Bazen sevgisi azaldığı için, bazen de sevgisini tek başına taşımaktan yorulduğu için.
Burada hemen “İlişkilerde hesap mı tutulur?” demeyelim. Elbette her mesajın, her telefonun karşılığı sayılmaz. Ancak karşılıklılık ihtiyacını hesapçılıkla karıştırmamak gerekir. İnsan, hayatında yer açtığı kişinin hayatında da bir yeri olduğunu hissetmek ister.
Üstelik karşılıklılık, her gün eşit miktarda ilgi göstermek demek değildir. Birimiz hastayken, yorgunken ya da zor bir dönemden geçerken diğerimiz daha fazla yük alabiliriz. Mesele, terazinin her an dengede durması değil; bir tarafın elinin sürekli boş kalmamasıdır.
İlişkilerin bazı temel ihtiyaçları vardır: Vakit ayırmak, sorumluluklar arasında birbirini unutmamak, ihtiyaç anında yanında olabilmek, güven, şeffaflık, saygı ve empati… Bunları konuşabilmenin yolu ise iletişimden geçer.
Ne var ki çoğu zaman en çok aşınan yer de burasıdır.
Çünkü konuşmayı biliyoruz ama dinlerken ne yaptığımızın pek farkında değiliz. Karşımızdaki konuşurken zihnimizde cevap hazırlıyor, haklılığımızı destekleyen örnekleri sıraya koyuyoruz. Daha cümle tamamlanmadan itirazımız hazır oluyor.
Diyelim ki partnerimiz, “Son zamanlarda kendimi yalnız hissediyorum” dedi.
İlk tepkimiz ne?
“Hangi anlarda böyle hissediyorsun?” diye merak etmek mi?
Yoksa “Ben zaten yeterince uğraşıyorum, bir de bunu mu söylüyorsun?” diye savunmaya geçmek mi?
İkinci cümleyle başladığımızda, konuşmanın konusu değişiyor. Onun yalnızlığı yerine bizim ne kadar çabaladığımızı tartışmaya başlıyoruz. Bir süre sonra ortada iki ayrı savunma var; fakat kimsenin duygusuna sıra gelmiyor.
Oysa dinlemek, karşıdakine bir alan açmaktır. Kendi açıklamamızı kısa bir süre bekletip onun yaşadığı şeyi anlamaya çalışmaktır. Bu alanın içinde hemen çözüm bulmak, öğüt vermek ya da kendi benzer hikâyemizi anlatmak zorunda değiliz.
Bazen yalnızca, “Anlat, seni anlamak istiyorum” diyebilmek yeterli bir başlangıçtır.
Elbette dinlemek, her söyleneni doğru kabul etmek anlamına gelmez. Aynı olayı farklı yaşamış olabiliriz. “Ben o anı başka türlü hatırlıyorum ama senin incindiğini anlıyorum” diyebiliriz. Birimizin duygusunun duyulması, diğerimizin deneyimini geçersiz kılmaz.
Asıl güçlük, anlaşılma arzumuzun yanına anlama isteğini de koyabilmekte.
Çünkü hepimiz kendimizi iyi niyetimizle açıklarken karşımızdakini davranışının bizde bıraktığı etkiyle değerlendiriyoruz. “Öyle demek istemedim” diyoruz. Peki, ne demek istediğimiz kadar, sözümüzün nereye değdiğiyle de ilgileniyor muyuz?
Bir tartışmada bütün cümlelerimiz doğru olabilir. Ama doğrularımızı birbirimizin üzerine fırlatıyorsak, konuşma bittiğinde yakınlığımızdan geriye ne kalır?
İlişkiyi korumak, bir kişinin sürekli susması ya da alttan alması değildir. İki kişinin de konuşabildiği, dinlenebildiği ve duydukları karşısında sorumluluk alabildiği bir zemin kurmaktır.
Bu yüzden bir sonraki zor konuşmada küçük bir şey deneyebiliriz: Cevap vermeden önce duyduğumuzu kendi sözlerimizle söylemek.
“Yani sana yeterince vakit ayırmadığımda, hayatımda geri planda kaldığını hissediyorsun. Doğru mu anladım?”
Belki düğüm hemen çözülmez. Ama en azından ikimiz de aynı düğüme bakmaya başlarız.
Yalnız, burada başka bir güçlük var: Ya konuşması gereken kişi hiç konuşmuyorsa? Ya ihtiyacını söylemek yerine anlaşılmayı bekliyorsa?
Bir sonraki yazıda da o sessiz beklentilerin kapısını aralayalım. Çünkü köprü kurabilmek için dinleyen bir kulağın yanında, söylemeye cesaret eden bir sese de ihtiyacımız var.
























