Belki bu yazı yüzünden beni acımasızca eleştireceksiniz. “Şimdi de anneyi mi anlayacağız?” diyeceksiniz. O yüzden daha ilk cümlede durduğum yeri açıkça söylemek istiyorum: Hiçbir korku, hiçbir sır, hiçbir toplumsal baskı bir insanın hayatından, hele bir evladın hayatından daha önemli olamaz. Bir çocuğun sağlığı ve güvenliği, yetişkinlerin geçmişlerini koruma çabasına bırakılamaz.
Müge Anlı’nın programında hikâyesini dinlediğimiz Hamid’i düşünürken bu cümleyi içimden defalarca geçirdim. Fakat ardından, sormaktan çekindiğimiz başka bir soru geldi: Bir anne neden susar? Çocuğunun yardım arayışı karşısında bile konuşmasını zorlaştıran ne olabilir?
Bu soruyu sormak, annenin yaptıklarını doğru bulmak anlamına gelmiyor. Anlamaya çalışmak, sorumluluğu ortadan kaldırmıyor. Yalnızca hüküm vermeden önce insanın nasıl o noktaya geldiğini de merak etmeyi gerektiriyor. Çünkü bir davranışa öfkelenmekle onu doğuran koşulları araştırmak aynı anda mümkün.
Önce bilmediğimizi kabul edelim. Bu annenin bütün geçmişini, korkularını, ilişkilerini, yaşadıklarını bilmiyoruz. Ekranda gördüklerimizden hareketle ona bir ruhsal tanı koyamayız. Şiddete uğradığını, tehdit edildiğini ya da belirli bir nedenle sustuğunu kesinmiş gibi söyleyemeyiz. Ancak onun hikâyesinin önümüze getirdiği toplumsal soruları konuşabiliriz.
Mesela kadınların hayatında “El âlem ne der?” cümlesinin kapladığı yeri…
Bazı evlerde bu cümle, bir öğütten çok daha fazlasıdır. Kiminle görüşüleceğini, hangi hatanın saklanacağını, hangi gerçeğin asla dile getirilmeyeceğini belirler. Kadının geçmişi kendisine ait olmaktan çıkar; ailenin itibarı, mahallenin ahlakı, başkalarının namusu hâline getirilir. Sonra o kadından, yıllarca korkutulduğu insanların karşısına geçip bütün açıklığıyla konuşması beklenir.
Konuşması gerekebilir; hatta kimi durumlarda konuşmak hayati bir sorumluluktur. Ama o sorumluluğu hatırlatırken konuşmanın önüne daha önce kimlerin duvar ördüğünü de sormalıyız. “Söylersen seni bitiririz” diyen bir anlayışın, yıllar sonra “Neden söylemedin?” diye hesap sormasında hiç mi çelişki yok?
Psikolojide utanç ile suçluluk arasında üzerinde durulan bir ayrım vardır. Suçluluk, insanın yaptığı davranışa yönelir: “Yanlış bir şey yaptım.” Utanç ise bazen bütün benliği kaplar: “Ben kötü, değersiz, kabul edilemez biriyim.” Araştırmalar, suçluluğun telafi çabasına; utancın ise bazı koşullarda saklanmaya, geri çekilmeye ve savunmacı tepkilere eşlik edebildiğini gösteriyor. Bu, herkes için aynı biçimde işleyen bir kural değil. Ama insanları utandırarak mutlaka doğruya yönelteceğimiz düşüncesini sorgulamaya değer.
Bir insanın yüzüne sürekli kapı kapatırsanız, sonunda gerçeği söyleyeceği bir kapı bulamayabilir. Suskunluk zamanla bir alışkanlığa, sonra da içinden çıkılması güç bir düğüme dönüşebilir. İlk gün söylenemeyen söz, yıllar geçtikçe yalnızca bir gerçeği değil, o gerçeğin neden yıllarca saklandığını da açıklamayı gerektirir.
Elbette bu durum, susmanın yol açtığı zararı hafifletmez. Hele o zararı bir çocuk taşıyorsa… Fakat suskunluğu kırmak istiyorsak, sadece sesimizi yükseltmenin yeterli olup olmadığını düşünmeliyiz. İnsanın sorumluluk almasını sağlayacak güvenli bir yol göstermek de gerekir.
Bir de annelik meselesi var. Anneliği öylesine kusursuz bir yere koyuyoruz ki annenin korkabileceğini, bocalayabileceğini, yanlış karar verebileceğini konuşmak bile ayıp sayılıyor. Sanki doğumla birlikte bütün yaralar kapanıyor, bütün korkular susuyor, insan bir anda sınırsız cesarete kavuşuyor.
Oysa anne olmak, insanın geçmişini silmiyor. Bunun kabulü, çocuğu koruma yükümlülüğünü azaltmaz. Tam tersine, çocukları korumak için annelerin de desteğe, güvenliğe ve gerektiğinde müdahaleye ihtiyaç duyabileceğini görmemizi sağlar. Yalnızca “Anne dediğin yapar” demekle görevimizi tamamlamış olmuyoruz.
Peki babanın sorumluluğu nerede? Ailenin, yakın çevrenin, çocuğun hayatına değen diğer yetişkinlerin sorumluluğu nerede? Hamid’in hikâyesinde kimin neyi bildiği araştırılmalı. Ama genel olarak bakımın ve fedakârlığın bütün yükünü anneye bırakıp babalığı arka planda tutan alışkanlığımızı da sorgulamalıyız. Bir çocuğun hayatını korumak, yalnızca annelik duygusuna emanet edilemeyecek kadar ciddi bir sorumluluk.
“Ben olsam ne yapardım?” sorusu burada değerli. Hepimiz hemen “Her şeyi anlatırdım” diyebiliriz. Umarım öyle yapardık. Yine de hiç yaşamadığımız korkular karşısındaki cesaretimizi, güvenli koltuğumuzdan kesin olarak ölçemeyiz. Bu soru bizi kararsızlığa sürüklemek için değil, eleştirimize biraz ölçü ve alçakgönüllülük katmak için gerekli.
Çevresel koşullar insanın seçeneklerini daraltabilir; fakat onu kaçınılmaz biçimde zalim, yalancı ya da suçlu yapmaz. Aynı baskılar altında farklı kararlar veren insanlar vardır. Dolayısıyla ne her şeyi topluma yükleyebiliriz ne de toplumu bütünüyle masum ilan edebiliriz. Kişisel sorumluluğu konuşurken o sorumluluğun hangi koşullarda yerine getirilmeye çalışıldığını da görmeliyiz.
Hamid’in yaşadıkları karşısında duyduğumuz öfke anlaşılır. Ama bu öfke nereye varacak? Bir kadına daha ağır sözler söylemeye mi, başka çocukların aynı yalnızlığa düşmesini önleyecek yollar aramaya mı? Yardım istemenin utanç sayılmadığı, gerçeği anlatanın güvenliğinin sağlandığı, tedaviye erişimin aile sırlarının çözülmesini beklemediği bir düzeni de konuşacak mıyız?
Benim dikkat çekmek istediğim yer tam burası. Hamid’in hayatını merkeze alarak annesinin suskunluğunu sorgulayabiliriz. Onun sorumluluğunu hatırlatırken toplumun payına düşen soruları da sorabiliriz.
Çünkü bir çocuğa sahip çıkmak, yalnızca onu inciten kişiye kızmakla tamamlanmıyor.
Bazen o çocuğun sesini duymak için, annesinin suskunluğunda yankılanan kendi sesimizi de tanımamız gerekiyor.
























