Geçen yazıda, birbirimizi anlamak için mi yoksa cevap vermek için mi dinlediğimizi konuştuk. Şimdi gelin, konuşmanın öteki tarafına bakalım: Söylemediklerimize.
Hani biri “Neyin var?” diye sorar da “Yok bir şey” deriz. Aslında çok şey vardır. Kırılmışızdır, beklemişizdir, önemsenmediğimizi düşünmüşüzdür. Fakat bunları anlatmak yerine sesimizin kısılmasını, yüzümüzün düşmesini, mesajımızın kısalmasını fark etmesini isteriz.
İçimizden geçen cümle tanıdıktır:
“Her şeyi de ben mi söyleyeceğim?”
Bu itirazı anlayabiliyorum. İnsan bazen hatırlatmadan hatırlanmak, istemeden düşünülmek ister. Sevdiği kişinin dikkatinde kendiliğinden bir yeri olsun ister. Her yakınlığı tarif etmek, her inceliği tek tek istemek yorucudur.
Ama fark edilmek istemekle, karşımızdakinin zihnimizden geçenleri bilmesini beklemek arasında önemli bir mesafe var.
Biz kendi duygumuzun bütün geçmişini biliyoruz. Sabah beklediğimiz mesajı, geçen hafta içimize attığımız sözü, aylar önce yarım kalan konuşmayı hatırlıyoruz. Karşımızdaki ise bazen yalnızca o akşamki sessizliğimizi görüyor.
Bizim için birikmiş bir hikâye olan şey, onun önünde açıklanmamış bir sonuç olarak duruyor.
Sonra o boşluğu varsayımlar dolduruyor.
“Beni önemsese anlardı.”
“Bilerek böyle yapıyor.”
“Demek ki artık istemiyor.”
Bunlar bazen gerçeğe yaklaşabilir, bazen de kaygımızın yazdığı senaryolar olabilir. Fakat sormadan, konuşmadan, yalnızca kendi yorumumuza dayanarak hüküm verdiğimizde, ilişkiyi yaşananlar kadar yaşandığını sandıklarımız da yönetmeye başlar.
Mesela bir mesajımıza saatlerce cevap gelmedi. Kırıldık. Zihnimiz hemen açıklamasını yaptı: “Vakit ayırmaya değer bulmadı.”
Oysa henüz bildiğimiz tek şey, cevap gelmediğidir. Bunun nedenini bilmiyoruz. Sürekli tekrarlanan bir ilgisizlik varsa elbette onu görmezden gelmeyelim. Ancak tek bir boşluğa bütün korkularımızı yerleştirmeden önce sorabileceğimiz bir soru var:
“Bugün senden haber alamayınca merak ettim. Bir şey mi oldu?”
Açıklık bazen tam da böyle sade bir yerden başlıyor.
Biz ise doğrudan konuşmayı zaman zaman sevgiyi zorla istemek gibi görüyoruz. “Söyledikten sonra yapmasının ne anlamı var?” diyoruz. Oysa bizi tanımak, ihtiyaçlarımızı öğrenmeyi de içerir. Bir insanın ilk kez duyduğu ihtiyacımıza özen göstermesi de değerli bir davranıştır.
Bir kez söylemekle, aynı şeyi defalarca söyleyip hâlâ karşılık bulamamak aynı durum değildir.
İlkinde birbirimizi öğreniyoruzdur. İkincisinde ise söylediklerimizin ciddiye alınıp alınmadığını sorgulamamız gerekir.
Açık iletişim kurmak da içimizden geçen her şeyi filtresizce dökmek anlamına gelmez. “Sen zaten hep böylesin” demek açık bir cümle gibi görünebilir; ama karşımızdakine hangi davranışın bizi nasıl etkilediğini anlatmaz. Onu bütünüyle bir etiketin içine yerleştirir.
Bunun yerine, “Planımız son anda değiştiğinde ve bana haber vermediğinde kendimi önemsenmemiş hissediyorum. Bir dahaki sefere önceden konuşabilir miyiz?” diyebiliriz.
Burada bir olay, bir duygu ve anlaşılır bir istek var. Karşı tarafın neye cevap vereceği belli.
Elbette hepimiz o anda bu kadar sakin olamayız. Bazen önce durmak gerekir. “Şu an çok kırgınım. Biraz toparlanıp konuşmak istiyorum” demek de açıklıktır. Yeter ki o ara, günlerce süren bir cezalandırma sessizliğine dönüşmesin.
Üstelik açıklık yalnızca konuşanın cesaretiyle kurulmaz. Bir duygu her dile getirildiğinde küçümseniyor, alaya alınıyor ya da tartışma çıkarma suçlamasıyla karşılanıyorsa, insan zamanla susmayı öğrenebilir. Bu nedenle kendimize “Neden söylemiyor?” kadar “Söylediğinde ben ne yapıyorum?” diye de sormalıyız.
Açık konuşmanın kıymeti, belirsizliği azaltmasında. Karşımızdakinin aklından geçenleri tahmin etmek için harcadığımız enerjiyi, birbirimizi gerçekten tanımaya ayırabilmemizde.
Böylece ilişki, her bakışın altında gizli bir anlam aradığımız bir bilmece olmaktan çıkar. İnsan, duygusunu söylerken karşısındakinin onu cezalandırmayacağını bildiğinde daha rahat nefes alır.
Peki, yüz yüzeyken bile zorlandığımız bu açıklığı ekranların arkasında nasıl koruyacağız? Bir bakışın, ses tonunun, küçük bir duraksamanın olmadığı yerde birbirimizi nasıl okuyacağız?
Bir sonraki yazıda telefonlarımızı elimize alalım. Ama bu kez mesajlara değil, mesajlaşırken aramızda olup bitenlere bakalım.
Çünkü söylenmeyenlerin yüküne, bazen yanlış okunan birkaç kelime de ekleniyor.