Telefon elimizde. Mesajı yazdık, gönderdik. Bir süre sonra yeniden baktık. Görmüş mü? Cevap vermiş mi? Çevrim içi olmuş mu?
Bazen daha konuşma başlamadan yoruluyoruz.
Önceki yazıda söylemediklerimizin yerine varsayımlar koyduğumuzdan söz etmiştik. Ekranlar bu alışkanlığımıza yeni malzemeler sunuyor: Görüldü işaretleri, son görülme saatleri, kısacık cevaplar, noktayla biten cümleler…
Bir “tamam” kelimesinden koskoca bir ruh hâli çıkarmaya çalışıyoruz.
Kızgın mı? İsteksiz mi? Konuyu mu kapatıyor? Yoksa gerçekten sadece tamam mı diyor?
Yüz yüze olsak sesinden anlayabileceğimiz bir şeyi, ekranda kendi duygumuzun içinden okuyoruz. O gün kaygılıysak mesafe görüyoruz, kırgınsak küçümseme seziyoruz. Karşımızdakinin niyetiyle bizim yorumumuz arasındaki boşluk büyüyebiliyor.
Elbette mesajlaşmak başlı başına bir sorun değil. Uzakları yakın ediyor, yoğun bir günün ortasında küçük bir selamı mümkün kılıyor. Bazen yazarken kendimizi daha rahat ifade ediyoruz. Söylemeye çekindiğimiz bir duyguyu düşünerek, toparlayarak anlatabiliyoruz.
Ama her konuşmanın taşıyabileceği bir yer var.
“Eve gelirken ekmek alır mısın?” mesajla kolayca anlaşılır. “Son zamanlarda aramızda bir şeylerin değiştiğini hissediyorum” cümlesinin ise daha fazla zamana, dikkate ve karşılıklı sorulara ihtiyacı olabilir.
Biz bazen böylesine ağır bir konuşmayı market sırasında, iş toplantısı arasında, trafikte beklerken yürütmeye çalışıyoruz. Bir yandan gündelik hayat akıyor, bir yandan ilişkinin en hassas yerine dokunuyoruz.
Sonra neden anlaşamadığımıza şaşırıyoruz.
Çünkü cevap yazmış olmakla, bir konuşmaya gerçekten katılmış olmak aynı şey değil.
Birinin mesajına gün içinde on kez dönebiliriz. Fakat her seferinde yarım dikkatle okuyorsak, onun anlattığı şeyin bütününü kaçırabiliriz. Akşam olduğunda çok konuşmuş gibi görünürüz; yine de içimizde “Beni bugün hiç duymadı” hissi kalabilir.
Bazen aynı masada bile bunu yaşıyoruz. Karşımızdaki anlatırken ekran aydınlanıyor. Bir gözümüz bildirime kayıyor. “Dinliyorum, devam et” diyoruz. Belki kelimeleri duyuyoruz ama yüzündeki tereddüdü, söylemekten vazgeçtiği cümleyi, bizden beklediği o küçük karşılığı kaçırıyoruz.
Her an ulaşılabilir olmak, birbirimize gerçekten erişebildiğimiz anlamına gelmiyor.
Üstelik bu ulaşılabilirlik yeni bir beklenti doğurabiliyor: Telefonu yanındaysa cevap verebilir; cevap vermiyorsa istemiyordur.
Oysa insanın telefonu yanında olabilir, dikkati başka bir yerde olabilir. Çalışıyor, dinleniyor, bir yakınıyla ilgileniyor ya da yalnız kalmaya ihtiyaç duyuyor olabilir. Sevgi, kesintisiz erişim hakkı değildir.
Bunun öteki ucunda da sürekli belirsizlik var. Günlerce haber vermemeyi, söz verilen konuşmaları durmadan ertelemeyi yalnızca “Ben telefon insanı değilim” diye açıklamak, karşı tarafın ihtiyacını ortadan kaldırmaz.
Mesele, herkese uyacak tek bir mesajlaşma kuralı bulmak değil. Birbirimize uygun ve güven veren bir ritim oluşturmak.
“İş sırasında uzun uzun yazamıyorum ama akşam konuşalım.”
“Geç döneceksen haber verirsen merakta kalmam.”
“Bu konu mesajda karışıyor. Uygun olduğunda sesli konuşabilir miyiz?”
Bunlar küçük cümleler. Fakat ne bekleyeceğimizi bilmek, zihnimizde büyüyen gereksiz senaryoları azaltabilir.
Bir başka mesele de hız. Hızlı cevaplara, kısa içeriklere, birkaç saniyede değişen görüntülere alıştığımız bir günün ardından, sevdiğimiz insanın kendini toparlayarak anlatmasına sabır göstermek zor gelebiliyor. Daha ilk cümlede sonuca varmak istiyoruz.
“O zaman şunu yap.”
Belki çözüm doğrudur. Ama karşımızdaki henüz meselesini bile tamamlamamıştır.
Derinlik için her gün saatlerce konuşmak gerekmiyor. Bazen telefonu kenara bıraktığımız on dakika, araya onlarca bildirimin girdiği bir akşamdan daha yakın hissettirebilir. Önemli olan, o sürede gerçekten orada olup olmadığımız.
Bunun için büyük kararlar da gerekmeyebilir. Akşam yemeğinde telefonu masadan kaldırmak, önemli bir konuşmayı aceleye sıkıştırmamak, cevap veremediğimizde ne zaman dönebileceğimizi söylemek… Yakınlık bazen böyle küçük ama tutarlı davranışlarla korunur. Birbirimize ayırdığımız zamanın içinde kalabildiğimizde, konuşmanın ritmi de yavaş yavaş değişir.
Teknoloji köprü kurmamıza da yardım edebilir, aramıza yeni duvarlar koymamıza da. Bunun cevabı, ekranı hangi niyetle ve nasıl kullandığımızda saklı.
Yine de bütün özenimize rağmen yanlış okuyacak, aceleyle yazacak, bazen birbirimizi inciteceğiz.
O zaman ne olacak?
Serinin son yazısında tam da orada buluşalım: Kelimenin yanlış yere değdiği, sesin yükseldiği, köprünün çatladığı yerde.
Çünkü bir bağı yalnızca güzel konuştuğumuz günler değil, birbirimizi incittikten sonra yaptıklarımız da şekillendiriyor.