Birbirimizi dinlemeyi konuştuk. Söylemediklerimizi, varsayımlarımızı, ekranların arkasında kaybolan ses tonlarını da… Şimdi bütün bunları bilsek bile karşımıza çıkacak o gerçeğe gelelim:
Bazen yine yanlış anlayacağız.
Yorgun bir günün sonunda sesimiz sertleşecek. İyi niyetle söylediğimiz bir söz, karşımızdakinin hassas bir yerine değecek. Anlatmak istediğimizle duyulan şey birbirinden uzaklaşacak.
Çünkü ilişkileri kusursuz insanlar yaşamıyor.
Peki, bizi birbirimizden uzaklaştıran her zaman yapılan hata mı? Yoksa bazen hatadan sonra ne yaptığımız mı?
Düşünün. Bir söz sizi incitmiş. Bunu söylüyorsunuz. Karşınızdaki, “Sen de her şeyi yanlış anlıyorsun” diyor.
Artık yalnızca ilk söze kırgın değilsiniz. Kırıldığınızı anlattığınız yerde de yalnız kalmışsınız.
Aynı anda şöyle bir cevap duysaydınız ne değişirdi?
“Öyle söylemek istemedim ama seni incittiğimi görüyorum. Dinlemek istiyorum.”
Yaşanan şey silinmezdi. Fakat konuşmanın içinde size de bir yer açılırdı.
Onarım biraz burada başlıyor: Niyetimizi açıklamaya koşmadan önce, davranışımızın karşı tarafta bıraktığı etkiye bakabilmekte.
Çünkü iyi niyet her sonucu kendiliğinden düzeltmiyor. Yanlışlıkla birinin ayağına bastığımızda, “Ama isteyerek basmadım” deyip olduğumuz yerde durmuyoruz. Önce ayağımızı çekiyoruz.
İlişkilerde de bazen bunu unutuyoruz. Açıklamalarımız uzuyor ama can acıtan davranış yerinde kalıyor.
Özür dilemek bu yüzden yalnızca bir kelime söylemekten ibaret değil. Neye özür dilediğimizi bilmek gerekiyor.
“Kırıldıysan kusura bakma” cümlesiyle, “Sözünü kestim ve seni başkalarının yanında küçümsedim. Bu davranışım yanlıştı, özür dilerim” cümlesi aynı sorumluluğu taşımıyor.
İlkinde kırgınlık hâlâ karşı tarafın meselesi gibi duruyor. İkincisinde ise insan kendi payını açıkça görüyor.
Fakat özrün arkasından hemen bir “ama” gelirse ne oluyor?
“Özür dilerim ama sen de…”
Belki karşı tarafın da konuşulması gereken bir davranışı var. Elbette onun da sorumluluğu olabilir. Ancak kendi payımızı kabul ettiğimiz anı, karşı suçlamayla kapattığımızda özrün ulaşacağı yolu daraltıyoruz.
Her şeyi aynı anda çözmek zorunda değiliz. Önce bir yarayı konuşup sonra diğerine geçebiliriz.
Bazen bunun için kısa bir ara gerekir. Öfkemiz yüksekken duyduğumuz her cümle yeni bir saldırı gibi gelebilir. “Şu an sağlıklı konuşamıyorum. Biraz sakinleşip akşam devam edelim” demek, konuşmayı koruyan bir adım olabilir.
Burada önemli olan geri dönmek. Verilen ara, konuyu unutturmanın ya da karşı tarafı sessizlikle cezalandırmanın yolu olmamalı.
Bir de hemen affedilme beklentimiz var.
Özür diledik diye karşımızdakinin aynı anda rahatlamasını istiyoruz. “Daha ne yapayım?” diyoruz. Oysa incinmiş birinin güvenini toparlaması zaman alabilir. Bizim pişmanlığımızın hızıyla onun iyileşmesinin hızı aynı olmak zorunda değil.
Güven, çoğu zaman büyük bir konuşmadan sonra değil, o konuşmayı izleyen küçük ve tutarlı davranışlarla güçlenir.
Haber vereceğini söyleyip haber vermek. Söz kesmemeye dikkat etmek. Aynı hassasiyeti yeniden küçümsememek. Sorun çıktığında ortadan kaybolmak yerine konuşmaya dönmek.
İnsan, değişimi böyle görür.
Birbirimize “Bunu telafi etmek için ne yapabilirim?” diye sormak da işe yarayabilir. Ancak bu soruyu bütün çözümü incinen kişiye yüklemek için sormamalıyız. Kendi davranışımız üzerine düşünerek, yapabileceğimiz somut bir değişiklikle gelmek gerekir. “Bir dahaki tartışmada sesim yükselirse durup ara vereceğim” demek, belirsiz bir “Daha dikkatli olurum” sözünden daha anlaşılırdır.
Yine de onarımı tek kişinin görevi hâline getirmemek gerekir. Hep aynı kişi konuşmayı başlatıyor, özür diliyor, açıklıyor ve ilişkiyi toparlıyorsa, ortada ortak bir emekten söz etmek zorlaşır.
“Biz” olabilmek, iki kişinin de kendinden vazgeçmesi değildir. İki ayrı insan olarak ortak hayatın sorumluluğunu paylaşabilmektir.
Onarmak da her koşulda kalmak anlamına gelmez. Sürekli tekrarlanan saygısızlığın ardından gelen özürler davranışa dönüşmüyorsa, mesafeyi yeniden düşünmek gerekebilir. Bir köprünün varlığı, üzerinden ne pahasına olursa olsun geçmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez.
Bu seriye “İnsan ilişkileri çok garip” diyerek başladık. Belki biraz da birbirimize çok yakın olmak isterken kendimizi korumaya çalıştığımız için böyle.
Dinlemekle, açık konuşmakla, zaman ayırmakla ve gerektiğinde sorumluluk almakla yakınlığımıza emek verebiliriz.
Çünkü köprü, bir kişinin karşı kıyıya seslenmesiyle kurulmaz.
İki kişinin de elindeki taşı duvara koyması gerekir.