Eskiden güzeldi.
Her şey eskiden güzel...
Çocuk olmak belki yoklukla yoğrulmaktı ama yine de güzeldi.
Ulaşamadığımız her şeye değer verirdik.
Mesela bir ayakkabıya.
Yeni bir lastik ayakkabı alınca giymek için bayramı beklerdik.
Eskilerden bir abimiz anlatıyor: Çocuktum, ayakkabım yırtıktı. Babam bana Ankara lastik diye tabir ettiğimiz bir ayakkabı almıştı.
Tabii bayrama epey var, kıyamamıştım giymeye.
Bayram zamanı heyecanla sandıktan çıkardığımda bir de fark ettim ki ayağıma olmuyor. Hızlı büyüyoruz; ayak büyümüş ama ayakkabı büyümemişti.
Büyüttüğüm hayalim, bayram günü küçülmüştü.
Olsun, kardeşim giymişti; babam bana bayram arefesinde yenisini getirmişti.
Yenisi gelene kadar günlerce yaşadığım heyecanı anlatamam.
Şimdiki çocuklarda ne heyecan var ne de geleceğe dair bir umut.
Bir hırs yok, bir çaba...
Dolayısıyla yaşamak biraz daha amaçsız şu zamanda.
Biz bir şeylere ulaşmak için uğraşmak, koşturmak, çabalamak zorundaydık.
Şimdi her şey o kadar kolay ki.
Armut pişiyor, ağza düşüyor.
Teknoloji o kadar gelişmiş ki anlattığımız hikâyeler çocuklara masal gibi geliyor.
Şimdiki çocuklar yokluk nedir bilmiyor.
Yoklukla sınanmıyor.
Aile dar gelirli olsa bile çocuğunun bir dediğini iki etmiyor.
“Bizim gözümüzde kaldı, bari onların gözünde kalmasın.” zihniyeti ile büyüyen çocuklar şükür nedir bilmiyorlar.
Bu şartlarda çocuk olanlar suçlu da sayılmazlar. Bu zamanın gencini anlamak bize biraz ağır ve zor geliyor. Hüseyin abi her zaman söylüyor: “Suçlu çocuk yoktur; suçlu anne ve babadır, suçlu o çocuğu yetiştirendir. Her çocuk İslam fıtratı üzere tertemiz doğar ama çevre onu şekillendirir.” der.
Ben de buna büyük oranda katılıyorum.
Tertemiz fıtratın çok fazla kirlendiği, kirin etrafımızı çepeçevre kuşattığı bir dönemden geçiyoruz. Biz yetişkinler bile oradan oraya savruluyoruz. Fikirsel savruluşların ardı arkası kesilmiyor. Topluma örnek ve önder siyasi liderler bile bugün ak dediklerine yarın kara diyor. Bir omurgasızlık hâli toplumun her alanında, her kesiminde beliriyor. Bu hâlde, şu vaziyette, bu toplumun içinde çocuk olan insan gelecekte nasıl sağlıklı bir birey olsun; nasıl bir duruş sahibi olsun; nasıl güzel bir şahsiyete, hoş bir karaktere bürünsün, siz cevap verin.
Yeni nesil deyip işin içinden çıkmak ve sürekli yeni nesli suçlamak en kolayı.
Yeni nesil olmanın en zor olduğu zaman bu zaman olsa gerek.
Eskiden imkân yoktu; o imkânsızlık bizleri meydana getirdi. Bizim muhabbetimizin, bizim samimiyetimizin, bizim gayretimizin altında yatan şey o zamanın imkânsızlığıydı. Biz de bugün çocuk olsak, yarın genç olacak insanlardan bir farkımız olmayacaktı. Her zaman kendi neslini doğuruyor, her dönem kendi insanını meydana getiriyor.
Maalesef bu zamanın insanı da öyle. Ve bunda büyük rol ailenin.
Bilinçsiz aileler, bilinçsiz ebeveynler çocukları adeta birer canlı bomba gibi yetiştiriyor. Zaten her türlü kirle kuşatılmış çocuk zihni, batıl şeylere teslim oluyor. Hak olanın, güzel olanın kınandığı; kötü olanın parmakla gösterilip kötüye gıpta ile bakıldığı bir dönemden geçiyoruz.
Eskiden iyi alkışlanır, kötü dışlanırdı. Şimdi kötü örnek ve önder oldu; iyiler sus pus.
Bundan medyanın, toplumun, ailenin ve tabii ki sistemin ciddi bir suçu var.
Şu pozisyonda suçsuz olan biri varsa o da kesinlikle çocuklar.
Sosyal medya, televizyon, saçma sapan diziler, oyunlar, ilgisiz anne ve babalar; çocukların beynini yıkayan, onları birer magandaya dönüştüren bir sürü etken varken bu çocuklar nasıl istediğimiz gibi olsun?
Sizce de onların imtihanı da ağır değil mi?
Her şey bir şeylere ulaşmakla mı ölçülmeli?
Yediği önünde, yemediği arkasında dediğin çocuk sence şanslı mı? Bence şanslı değil; keşke bu şartlar olmasaydı.
Yokluğun, darlığın, fakirliğin, zorluğun, imkânsızlığın sınadığı insanlar çok daha farklı oluyordu. Dolayısıyla senin imkân gördüğün şeyler aslında olumsuz birer etken olabilir.
Yazıyı daha fazla uzatamıyorum. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere; selam, dua ve hürmetle...






















