Gün bir gündür… O da bugün…
Şu an neyle meşgulsün? Zihnini işgal edenler, ahirette yanında olacak şeyler mi? Yoksa uğruna ahiretini feda ettiğin dünyalık dertler mi?
Kendini nerede konumlandırıyorsun? Cennette mi, cehennemde mi? Elbette ki Allah bilir. Kimsenin akıbeti net değildir. Ama gayreti ve yolu nettir…
Sonu hüsran olacak bir hayatın peşinde misin? Ebedi yurtta elinde avucunda bir şeyler olacak mı? Bu soruların cevabı gerçekten önemli.
Her an dünya kaygısı ve kavgası ile yaşayan bizler… Ölünce kefenden başka bir şey götüreni gördük mü? Her gün yeni doğumlar ve taze ölümler olmuyor mu? Hepimiz biliyoruz ve inanıyoruz ki bu dünya bitecek. Bir şekilde ölüm bizi de bulacak. Sonsuzluk hepimizi kuşatacak.
Daha dün “merhaba” dediğimiz nice insan bugün yok artık… Biz de bir gün unutulacağız. Hayat olağan akışıyla devam edecek. Üzerine titrediğimiz evlatlarımız gülecek, eğlenecek. Evlerimiz başkalarına mesken olacak. Memleketimiz başkalarına diyar…
Peki, geçip giderken neyin peşindeyiz? Değecek şeylerin mi? Yoksa geçici hislerin mi?
Şeyh Ali Tantavi’nin güzel bir hikâyesini burada paylaşmak istiyorum:
“Ben de herkes gibi geleceği arıyordum… İlkokulu geleceğim için okudum, Sonra ortaokulu geleceğim için okudum, Sonra liseyi geleceğim için okudum, Sonra üniversiteyi geleceğim için okudum, Sonra çalışmaya başladım geleceğim için, Sonra evlendim geleceğim için, Sonra çocuk sahibi oldum geleceğim için… Ve işte bugün, bu satırları yazarken 77 yaşındayım ve hâlâ geleceği bekliyorum!
Gelecek, bir boğanın peşinden koştuğu kırmızı bez gibidir; ona ulaşamazsın. Çünkü gelecek, ulaştığın anda artık “şimdi” olur ve o da geçmişe dönüşür. Sonra yeni bir gelecek beklemeye başlarsın. Ve böylece devam eder…
Hâlbuki, gerçek gelecek Allah’ı razı etmek, O’nun azabından kurtulmak ve cennetine girmektir.
Kaybolanı arayarak kendini yorma; çünkü onu asla bulamayacaksın. Rabbinin rızasını ara; çünkü O, sana şah damarından daha yakındır.























