Biz bu değişime ne kadar ayak uydurduk.
Uydurmak istedik mi?
Yoksa zamanı suçlamak hoşumuza mı gitti?
"Zaman kötü" deyip sorumluluklarımızdan sıyrılmak rahat mı geldi?
Hep şikâyet ve sitem ediyoruz.
Nesil bozuldu diyoruz.
"Biz bozuktuk" diyemiyoruz.
"Eksiklik bizde" göremiyoruz.
Kendimiz namaz kılıyor, çocuğumuza kıldıramıyoruz.
Kendimiz sohbete gidiyor, çocuğumuzu götürmüyoruz.
Aklımızca onları riske atmıyoruz!
Pısırık birer kapıkulu olmaları için elimizden geleni yapıyoruz.
Yeter ki memur olsunlar, ne olursa olsun diyor, bu uğurda elimizden geleni yapıyoruz.
Başkaca gayemiz yok!
Hacı abiler, sakallı hocalar bile kızlarını verirken beyaz eşyayı marka dahil listeliyor, mobilyanın en lüksünü istiyor.
Tabi bunları yapanın memur veya zengin olma şartını da söylüyorlar.
Onlar bile imanı sadece dilinde yaşamayı tercih ediyor.
İş icraata gelince hepimiz sınıfta kalıyoruz.
Bu ahvalimizi, bu çürümüşlüğümüzü çok güzel izah eden bir yazı alıntıladım.
Buyrunuz...
Bir zamanlar, sokaklar çocuk sesleriyle yankılanır, cami avlularında ayakkabılar değil umutlar dizilirdi. Sofralar bereketliydi; çünkü içinde helal lokma, başında da besmele olurdu. Mahremiyet, sadece bir giyim tarzı değil, hayata karşı bir edep biçimiydi. İnsanlar Allah korkusunu yalnızca ibadetle değil, kul hakkından sakınarak da yaşardı. Bugün o günleri özlemle anıyoruz, evet. Ama soralım kendimize: Sadece zaman mı değişti, yoksa biz mi ihmal ettik bazı şeyleri?
Toplumun ahlaki dönüşümünden şikayet etmek kolaydır. Sosyal medya teşhirciliği, uyuşturucu, sapkınlıklar, alkol ve zinanın normalleşmesi hepimizin dilinde. Ama şunu unutmayalım: Bugünün gençliği gökten inmedi. Onları biz yetiştirdik. Biz örnek olduk ya da olamadık. Belki de en büyük kaybımız, Allah’ı sadece duvarlara asılmış ayetlerde bırakıp hayatımıza dahil etmememiz oldu. Kur’an’ı okuduk ama anlamadık. Düğünlerimizde peygamberin adını andık, ama yaşantısını hiçe saydık.
Bugün gençler sorular soruyor. “Neden?” diyorlar. Ezber değil, anlam istiyorlar. Onlara kızmak yerine, bu arayışa rehberlik edebilsek ne güzel olurdu. Belki beş vakit namaz kılmıyorlar ama haksızlığa başkaldırıyorlar. Belki başörtüsü takmıyorlar ama adaletin yanında duruyorlar. Belki bizim gibi yaşamıyorlar ama kendi doğrularını arıyorlar.
Eğer bir çürüme varsa, kökü derindedir. Bu kökü sadece gençlikte aramak kolaycılıktır. Eğitimde, medyada, ailede, siyasette neyi ihmal ettiysek, orada büyür bu boşluk. Şehirleri imar ederken nesli ihmal ettiğimiz doğrudur. Ama hâlâ geç değil.
Bugün hâlâ ezan okunuyor bu ülkede. Hâlâ bir annenin duası çocuklarını koruyor. Hâlâ bir genç, sessizce sadaka verip kimseye söylemiyorsa umut vardır. Her karanlık dönemde bir kandil yanar. Biz, o kandili söndürmeyelim yeter.
Dindarlık şekille değil, içerikle ölçülür. Ahlak; kıyafette değil, adalette tecelli eder. Eğer bir değişim olacaksa, bu öfkeyle değil, hikmetle; dışlayarak değil, kucaklayarak mümkündür.
Zaman değişti, evet. Peki biz, o zamana şahitlik edenler, ne kadar değiştik?























