Artık edep ve ahlak, türbedarsız bir türbe!
Üstat Necip Fazıl Kısakürek'in şu veciz ifadeleri hâlimizi anlatmaya yeter de artar ya...
Geçen gün sosyal medyada gezinirken bir haber çıktı karşıma; “çıkmaz olaydı” dediğim türden!
"Bursa'da 1500 kedi, köpek, kuş ve egzotik hayvanın gömülü olduğu, 9 yıl önce kurulan Türkiye'nin ilk evcil hayvan mezarlığı, her bayram olduğu gibi bu yıl da Ramazan Bayramı'nda ziyaret edildi."
Haber metni bu şekilde.
Aklıma, evinde kedi köpek besleyip yaşlı anne ve babasını huzurevine veren vefasız evlatlar geldi.
Kedinin, köpeğin pisliğini temizleyip kokusunu çekenler; anne ve babasına, cennet karşılığında olsa dahi bakmaktan imtina ediyorlar.
Rabbin emaneti olan bir işi elinin tersiyle itiyorlar.
Kendilerini o hâle getiren, kendilerine emek veren, başlarında sabahlayan, hasta olduklarında hüznünden ağlayan, gecesini gündüzüne katan, onları yedirip içirip giydiren anne ve babalarına bir köpek kadar değer vermiyorlar.
Çünkü sistem bunu istiyor; dünya düzeni buraya doğru gidiyor.
Belki de yarınlarda hepimizi huzurevi adı verilen huzursuzluk mekânları bekliyor.
Evde torun sevmesi gereken yaşlılar, orada ölümün yolunu gözleyecekler.
Ve muhtemelen o yaşlılardan biri de bizler olacağız.
Ben, kendi adıma bunu bekliyorum; çünkü dünya oraya doğru gidiyor, sistem insanları buna itiyor.
Feminizm, kadınlarımıza dışarıda patronların ağız kokusunu çekmeyi özgürlük; ama evde kocasına ve kocasının ailesine hizmeti kölelik olarak empoze ediyor.
Sadece kadına değil tabii.
Erkeklere de özgürlük vaadi adı altında, farklı mekânlarda takılmayı aile ile zaman geçirmeye yeğleyen bir bakış açısı empoze ediliyor.
Ailenin altına dinamit döşeniyor, yuvalar dağılıyor, birliktelik yıkılıyor.
Küçükler büyüğünü bilmiyor.
Eve bir misafir geldiğinde ayakkabılarını dizen, kapıda karşılayan, onları tebessümle misafir eden, çaylarını, boş bardaklarını gözleyen bizler; bunu çocuklarımıza aktaramıyoruz.
Gençlerimiz, her biri ayrı bir odada, ellerinde telefon ve tabletle takılıyorlar.
Muhabbet, samimiyet, duygusal karşılık maalesef bulamıyorlar.
Hepimiz teknolojinin kölesi olmuş durumdayız.
Toplum olarak bir uçurumun kıyısındayız ve hatta o uçurumdan düşüyoruz.
Tutunacak bir dal arıyoruz ama gözlerimiz yorgun şekilde bize dönüyor.
Üzerimizdeki küller arttıkça, içimizdeki kor ateşin sıcağı çevreyi aydınlatmaktan çok uzaklaşıyor.
Allah'tan ümit kesilmez ya; ne yalan söyleyeyim, gün geçtikçe ümidimiz azalıyor.
Artık “edep ve ahlak, türbedarsız bir türbe” diyen Üstat Necip Fazıl Kısakürek'e rahmet okuyoruz.
Sahi, hangi değerimizi yitirmedik?
Elde avuçta ne kaldı, söyler misiniz?
Herhâlde ben de konularımı dağıtmakla ünleneceğim bu gidişle. Ne yapayım, kalemi alınca elime derdim geliyor dile.
Açıldıkça açılıyorum; içimdekileri döksem ne gazete yeter, ne kâğıt, ne mürekkep.
Artık hayvan mezarlıkları, ecdat mezarlığından daha çok rağbet görüyor. Evcil hayvanlara verilen ehemmiyet, ecdada, aile büyüklerine, anne ve babaya verilmiyor.
Sokakta dilenen, çöpten ekmek toplayan yaşlılar eskisi kadar dikkatimizi çekmiyor.
Her şey bize daha sıradan, daha bayağı geliyor.
Ve her şey bize sıradan geldikçe, sıradanlaştığımızı unutuyoruz. Uyuyor, uyutuluyoruz. Batı'nın bize hibe ettiği kötü ne varsa aldık, kabul ediyoruz.
İyi olan teknolojisini örnek alıp kendimizi geliştirmek varken, kötü olan edep ve ahlakını alıp teknolojilerinden fersah fersah uzaklaştık.
Batı'nın sanayi devrimi dediği döneme biz “Lale Devri” adını verdik. Onlar makine ile, tekstil devrimi ile uğraşırken; bizler şatafatın, şarabın, vesair kötülüğün peşine düştük.
Bizler edebi, ahlakı, toplum olma bilincini, iyi insan olma şuurunu yitirdik.
Bizler; bizi biz yapan, bizi ümmet yapan, bizi millet yapan, bizi toplum yapan ne varsa sırtımızı döndük. Biz aile olmanın kıymetini bilemedik.
Ve korkarım, bu günleri dahi arayacağımız günler geliyor. Her gelen gün, geçen günü aratıyor. Rabbim sonumuzu hayır etsin.























