Büyüdük, merhameti unuttuk. Sadece merhameti mi? Merhametle birlikte insani nice değeri unutturdu kirli dünya. Kapitalizm bizleri birer metaya dönüştürdü. Robot gibi yaşıyoruz. Kendi dünyalık derdimiz dışında başkasının derdiyle dertlenmiyoruz. Hırs, bizi dünyaya kul etti. Özgürlüğümüzü kaybettik. Büyükşehirlere bakıyorsunuz; bir insan yolda kıvransa, canı yansa, ölüm gelip kendisine çatsa dahi diğer insanlar ona dönüp bakmıyorlar, bakmaktan imtina ediyorlar. “Acaba başıma bir şey gelir mi?” endişesi herkesi o kadar çok bireyselleştirdi ki… Çok yalnızız. Kalabalıklar içinde bizi duyan, bizi anlayan, hislerimize dokunan hiç kimseyi bulamıyoruz. Kendimizi oyunla, sosyal medya ile avutuyoruz. İçimizi dökeceğimiz kimse kalmadı. Birine bir şey anlatırsak, acaba sağda solda yayılır mı korkusu yaşıyoruz. Hâliyle baştan aşağı insanlıktan çıkmış bir vaziyetteyiz. İnsanlıktan çıkmamış olanlar, içimizde hâlâ fıtratı temiz çocuklar. Onlar da büyüdükçe bize benzeyecekler. Geçen gün çocuklardan birinin merhameti ile ilgili, Nedim Türk Bey’in sosyal medya hesabında bir yazı gördüm. Yazıyı çok beğendim, sizinle paylaşmak istedim. Hiçbir şeyine dokunmadan aynen aktarıyorum.
Sekiz yaşındaki kızım bir gün bana arkadaşının “garip koktuğunu” söylediğinde, ona saygıyı öğretmem gerektiğini düşündüm. Ama sonunda asıl dersi bana veren o oldu.
Salı günüydü, saat beş civarı.
Elif her zamanki gibi okuldan geldi. Çantasını kapının yanına bıraktı, ayakkabılarını bağlarını bile çözmeden çıkardı.
Sonra öylece, hiç kötü niyet olmadan dedi ki:
— Anne, Zeynep bazen garip kokuyor.
Bir anda döndüm.
— Bu asla söylenmez, dedim. — Asla. Duydun mu? Asla.
Sert çıktım. Belki gereğinden fazla.
O an doğru olanı yaptığımı sanıyordum.
Bir annenin görevi… Terbiye öğretmek. Saygı öğretmek. Kimseyi incitmemeyi öğretmek.
“Kimsenin kokusu konuşulmaz.” dedim.
“Ne giydiği, nasıl göründüğü konuşulmaz.”
“İnsanların evinde neler yaşandığını bilemezsin.” dedim.
Elif sustu.
Ağlamadı. İtiraz etmedi.
Sadece başını eğip şöyle dedi:
— Ama ben ona söylemedim ki.
O an anlamadım.
Sonraki günlerde küçük şeyler dikkatimi çekmeye başladı.
Mutfaktaki yiyecekler hızlı bitiyordu.
Banyodan iki toka kayboldu.
Elif’in en sevdiği gri kazak ortada yoktu.
Sordum.
Omuz silkti:
— Bilmiyorum.
Bir sabah beslenmesine daha fazla yemek koymamı istedi.
— Son zamanlarda daha çok acıkıyorum, dedi.
İnandım.
O günler İstanbul’un o içe işleyen ayazı vardı.
Islak beton kokusu, rüzgârın apartman aralarından geçişi…
Soğuk sadece dışarıda değil, insanın içine de giriyordu.
Bir akşam kapı çaldı.
Kapıyı açtım.
Karşımda Zeynep’in annesi vardı.
Yüzünü tanıyordum ama o gün başka bir hâli vardı.
Gözleri uykusuz, yüzü solgundu.
Elinde bir poşet… Ama sanki bütün hayatını taşıyormuş gibi tutuyordu.
Kısık bir sesle dedi ki:
— Kusura bakmayın… Böyle geldim ama bilmeniz gerektiğini düşündüm.
Kapıyı aralık tuttum.
Cümleyi bir anda söyledi:
— Evden çıkarıldık… Tahliye taahhüdü vardı… itiraz edemedik… Eşyalarımızla birlikte kapının önüne koydular.
Bir an sessizlik oldu.
Sonra devam etti:
— Bir süredir eski bir konteynerde kalıyoruz. Eşyaları da oraya koyduk. Zeynep kimse bilmesin diye çok uğraştı… ama kızınız fark etmiş.
O an Elif arkamdaydı.
Kadın gözlerini sildi:
— Ona yemek veriyor. Tokalarını verdi. Bir de kendi kazağını… Gece konteyner çok soğuk oluyor diye… Bir de “geri getirme” demiş… kötü hissetmesin diye.
Elif’e baktım.
Ne gurur vardı yüzünde…
Ne de “bak ne yaptım” hâli…
Sanki sadece bir şeyi korumaya çalışıyordu.
Bir insanı.
Sordum:
— Neden bana söylemedin?
Cevabı kısa oldu:
— Çünkü sen bunu büyütürdün.
Haklıydı.
Çocuklar bazen tek cümleyle seni yerine koyar.
Kapıyı açtım.
Büyük sözler söylemedim.
“Yardım ediyoruz” havasına girmedim.
Sadece şunu dedim:
— İçeri gelin… Dışarısı çok soğuk.
Bir gece kalacaklardı.
O bir gece… neredeyse iki aya dönüştü.
Küçük odada kaldılar.
Sabahları birlikte kahvaltı yaptık.
Hiç konuşmadan havlu bıraktım.
Katlanmış kıyafetleri sandalyeye koydum.
İki tabak yerine dört tabak koymaya başladım.
Kolay değildi.
Alan paylaşmak, susmayı bilmek, sınırı aşmamak…
Ama o süreçte bir şeyi fark ettim.
Ben hâlâ “yardım ediyorum” diyordum.
Elif öyle bakmıyordu.
O paylaşıyordu.
Bu kadar basitti.
Onun için Zeynep “yardım edilen” biri değildi.
Sadece arkadaşıydı.
Bir süre sonra annesi küçük bir ev buldu.
Çok bir şey değildi… ama kapısı vardı.
Gece kapatılabiliyordu.
O bile yeterdi.
Taşındıkları gün bir poşetle geldiler.
İçinde gri kazak, tokalar, birkaç parça kıyafet vardı.
Annesi dedi ki:
— Yıkadım hepsini… Alamam bunları… zaten çok şey yaptınız.
Cevap verecektim ki Elif araya girdi:
— Onlar hediye. Hediyeler geri verilmez.
Kadın ağladı.
Ben de.
Ama o an anladığım şey bambaşkaydı.
Çekirdek inanç dediğimiz şey… işte tam burada başlıyor.
Biz büyürken şunu öğreniyoruz:
“Verirsen üstün olursun.”
“Alan borçlanır.”
“Yardım eden güçlüdür, edilen zayıf.”
Ve fark etmeden…
İyilik yaparken bile karşıdakini küçültebiliyoruz.
Ama Elif’in çekirdek inancı bambaşkaydı:
“Paylaşmak normaldir.”
“Kimse kimseden aşağı değildir.”
“İnsan insandır.”
Onur dediğimiz şey…
Sadece güzel konuşmak değil.
Verirken borç hissettirmemek.
Yanında olurken küçültmemek.
Ve bazen…
Bir insanın acımaya değil,
eşit görülmeye ihtiyacı olduğunu anlayabilmek.
Kızım sekiz yaşındaydı.
Sekiz...
Ve o gün anladım ki başkalarının onurunu korumayı benden çok daha iyi biliyordu.