Cuma günü…
Doğup büyüdüğüm Tecde’ye sık sık giderim. Hayvanlarım orada. Akrabalarım, arkadaşlarım, ticaretim… Geçmişim var o sokaklarda. Haliyle Tecde, Şentepe benim açımdan bir başka...
Son zamanlarda daha sık gitmeye başladım. Peş peşe ölüm haberleri geliyor…
Tecde’deki evimizin alt katını inşa eden Şeyho Amca vefat etmiş. Bir süredir felçliydi. Sapasağlam adamlar, bir bakmışsın “pat” diye ayrılmış aramızdan.
Bir gün biz de ayrılacağız bu çok sevdiğimiz diyarlardan. Aslımıza, özümüze, Rabbimize döneceğiz.
Biz Rabbimizden razıyız... O da bizden razı olursa ne mutlu bize... Razı edebilirsek, ne mutlu bize…
Hiç kimse kendiyle bir şey götürmüyor. Ben bugüne kadar götüreni görmedim. Ünvan, mal, makam... Hepsi bir avuç toprağa sığıyor işte.
İnsan; hırsıyla, acısıyla, umuduyla, sevdasıyla gömülüyor toprağın bağrına.
Bu duygularla ölüm gerçeğini ve inancı daha derinden anlamama vesile olan bir yazıya rastladım. Sizlerle paylaşmak istiyorum:
Bir Dönüş Hikâyesi
Merhaba. Ben 1995 doğumlu, sağlık çalışanı bir kadınım. Dini hassasiyeti olmayan, hatta dine karşı mesafeli, zaman zaman da düşmanca yaklaşan bir ailede büyüdüm. Ailem, dine ve dindar insanlara hep kötü gözle bakardı. Onlara göre dünyadaki bütün kötülüklerin kaynağı dindi. Bu bakış açısıyla beni de öyle yetiştirdiler.
Ben de uzun yıllar boyunca dine ve inançlı insanlara önyargıyla yaklaştım. Ta ki üniversiteye başlayıp yurtta kalana kadar…
Odamda tesettürlü ve namaz kılan arkadaşlarım vardı. Önce çok şaşırdım. Onlara karşı içimde taşıdığım önyargılar zamanla eridi. Özellikle hastalandığımda bana gösterdikleri ilgi ve şefkat, annemden farksızdı.
Namazı sadece yaşlılar kılar sanırdım. Benim yaşımda insanların da ibadet ettiğini görmek beni çok şaşırttı. Bir hafta sonu elektriklerin kesildiği bir gün, can sıkıntısıyla arkadaşımın okuduğu kitabı elime aldım. “Düzceli Mehmet” adlı bir kitaptı. İlk sayfasından itibaren beni içine çekti.
O kadar çok etkilendim ki, kitabı elimden bırakmadan bitirdim. Ardından yazarın “Aysel” adlı eserini de internetten indirip hemen okudum. Bu kitaplarda yıllardır içimi kemiren soruların cevaplarını bulmuştum.
Ailem, yıllar süren tedaviler sonucunda dünyaya gelen tek çocukları olduğum için bana maddi olarak her şeyi verdi. Ama manevi olarak hep aç kaldım. Kalbimde bir boşluk vardı ve nedenini bu kitaplarla anladım: “Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”
20 yaşımda, hayatımda ilk defa namaz kılmak istedim. Arkadaşım bana yardımcı oldu. Duaları kâğıtlara yazdım, internetten videolar izledim. İlk namazımı kıldığımda öyle büyük bir huzur duydum ki… Yıllardır hiçbir şey beni bu kadar mutlu etmemişti.
Sonra tatil geldi… Ailemin bu değişimi nasıl karşılayacağını bilmiyordum. Yurtta bıraktığım kitaplarımı eve götürmedim. Namazlarımı gizli gizli kılmaya başladım. Onlarla dışarı çıkınca vakitler geçiyordu, hemen eve dönüp kaza ediyordum ama bu durum beni kahrediyordu.
Yurt, evden daha huzurlu gelmeye başladı. Tatil bitmeden “bitti” diyerek yurda döndüm. İnandığın gibi yaşayamamak çok acı bir şeymiş… Bunu yaşamayan bilemez.
Yaz tatiline kadar eve hiç gitmedim. Gidince de aynı sıkıntılar devam etti. Namazımı gizli gizli kılarken bir gün annem aniden odaya girdi. Beni görünce çok sinirlendi.
“Senin beynini yıkamışlar! Kim yaptı bunu? Cemaatçi mi oldun, tarikatçı mı oldun?” gibi sözler sarf etti. Babama telefon etti. Verdiği tepki, uyuşturucu kullansam herhalde bu kadar ağır olmazdı.
Ramazan geldi. Oruç tutmaya başladım. Annem orucumu bozdurmak için sevdiğim yemekleri yapıyordu. Bir gün eve geldiğimde kitaplarımı parça parça ettiğini gördüm. Çok kırıldım. Tartıştık. Yurda dönmek istedim ama yurt kapalıydı. Nöbetçi yurtta kalmaya başladım.
Başım açık olsa da artık kıyafetime dikkat ediyordum. Tesettürlü arkadaşlara içten içe imreniyordum. Evden çıkarken “Allah’a emanet ol” diyen bir annem olsun çok isterdim...
Babam, annem kadar katı değildi. Dine mesafeli olsa da, herkesin istediği gibi yaşaması gerektiğini savunuyordu. Beni ikna etmeye çalışıyordu, ama artık kararımı vermiştim.
Hayatımdaki ikinci Ramazan'dı. Bu defa yurtta kalıyordum. Ramazan’ın ilk günü tesettüre girdim. Kim ne derse desin, vazgeçmeyecektim. Bu benim inancım, Rabbimin emriydi. Kimsenin buna karışma hakkı yoktu.
Telefonda anneme söyledim. “Eve gelemezsin, para da göndermem” dedi. Zaten gitmek istemiyordum ama ne olursa olsun insan ailesini özlüyor. Aileden gelen bir darbe, başkasından gelenin çok daha fazlası oluyor.
Bir gün annemin trafik kazası geçirdiğini öğrendim. Hemen hastaneye gittim. Durumu iyi değildi. Başında Yasin-i Şerif okumak istedim. Ama bir türlü fırsat olmadı. Herkes çıkınca okumaya başladım. Annem uyandı, bana çok kızdı:
“Ölümü mü hatırlatıyorsun? Çık dışarı!” dedi.
Odasından kovdu. Kısa süre sonra durumu ağırlaştı. Ben dışarıdayken doktor çağırıldı ama yetişemedi. Annem vefat etti...
Onun ölümünden çok, imansız gitmiş olma ihtimali beni kahrediyor. Hep de kahredecek.
Annemin ölümünden sonra babam değişti. Meğer o da hastaymış. Söylememiş. Hem eşini kaybetmenin hem de hastalığının etkisiyle hayatı sorgulamaya başladı. Ona verdiğim kitapları büyük bir heyecanla okudu.
“Biz hata yaptık kızım. Modern insan olmayı dinden uzak olmak sandık. Ama sen doğruyu bizden önce buldun.” dedi.
Bugün çalışıyorum, namazımı kılıyorum. Rabbime şükrediyorum. Fakat bir iç burukluğum var: İlk kez kıldığım o namazda yaşadığım hissi, o huzuru, o tatlı telaşı bir daha hiçbir namazda yaşayamadım. Her defasında yine öyle olacak diye umuyorum ama olmuyor…
Son Söz
Hikâyenin sonu hâlâ yazılıyor belki de… Dönüşümüz O'nadır. İnsanı yoran hayatın karmaşasında, sığınacak bir liman arar ya kalp; o liman aslında hep içimizdeydi.
Yeter ki yönümüzü bilelim. Yeter ki dönüşümüz hayra olsun. Çünkü… “Dönüş Allah’adır.”