Bazı insanlar hayatımıza yalnızca gürültü getirir. Sesleri yüksek, sözleri boş, niyetleri ise muğlaktır. Her yerde karşımıza çıkarlar. Okulda… Sokakta… İş yerinde… Ve çoğu zaman tartışmayı, varoluşlarının bir delili gibi görürler.
Konuşurlar, çok konuşurlar… Her meseleyi bildiklerini iddia ederler. Siyasetten ekonomiye, futboldan kozmolojiye kadar her konuda ahkâm keserler. Yeterince dinlerseniz, ülkeyi iki haftada düze çıkarabileceklerine bile inanabilirsiniz.
Ama işin aslı şu: Bu kadar tartışma, bu kadar laf kalabalığı; kalbimizi yoruyor, zihnimizi tüketiyor.
Ben de bir zamanlar bu döngünün içindeydim. Her lafın bir karşılığı olmalıydı bana göre. Birisi sesini yükselttiyse, ben daha da yükseltmeliydim. Susmak, zayıflıktı çünkü… Oysa yanılmışım.
Yıllar önce yaşadığım bir olay hâlâ zihnimde canlılığını koruyor.
Çok değer verdiğim bir hocamla birlikte boya malzemesi almaya gitmiştik. Arabamızı kısa süreliğine, boş görünen bir yere park ettik. Meğer orası taksi durağıymış. Ne tabela vardı ne de bir taksi... Malzemeleri yüklerken bir taksici geldi, hiçbir uyarı ya da nezaket göstermeden bağırmaya başladı: “Kör müsünüz lan? Burası taksi durağı!”
İçimden yükselen öfkeyi bastıramadım. “Görmedik, kardeşim!” dedim, tartışma başladı. Ama yanımda o eski kavgacı, öfkesiyle tanınan hocamdan beklemediğim bir şey oldu. Defalarca özür diledi. Üstelik son derece yumuşak bir tonda. Taksici hakaretlerine devam ederken, o hâlâ alttan alıyordu. Bense çıldırmak üzereydim.
Arabaya bindiğimizde sordum: “Hocam bu ne sabır? Adam saygısızlık etti, hâlâ da ediyor. Üstelik biz özür de diledik!” Hocam sakinlikle döndü bana: “Özür dileriz demeyi bilmesek, bu hayatta her gün bir kavgamız olurdu, Hamza,” dedi. Ve sonra o cümle geldi: “Haklıyken özür dilemeyi bilmek, herkesin harcı değildir.”
İşte o gün, hayatımda bir kapı açıldı. O güne kadar sadece haklı çıkmak için yaşadığımı fark ettim. Ama haklı olmak, bazen yetmiyor. Çünkü hayat bir mahkeme salonu değil. Her durumda hüküm vermek, her tartışmayı kazanmak zorunda değiliz.
Bazen susmak, kazanmaktan daha onurludur. Bazen geri çekilmek, yücelmektir. Ve çoğu zaman münakaşayı büyütmemek, asıl erdemdir.
Bugün toplumsal alanda yaşadığımız pek çok gerilimin sebebi de bu aslında: Herkes haklı ama kimse sabırlı değil. Herkesin sözü var ama kimsenin sükûneti yok.
Sosyal medya yorumlarında, trafikte, evde, iş yerinde… Sürekli bir kavga hâli. Sanki herkes tetikte; bir cümleyle patlamaya hazır. Neden? Çünkü dinlemeyi unuttuk. Çünkü özür dilemenin bir erdem değil, bir zaaf olduğuna inandırıldık.
Oysa bazen tek bir “haklısınız” cümlesi, saatlerce sürecek bir gerginliği silebilir. Bazen üç kelimelik bir özür, bir insanın içini ferahlatabilir. Bazen tek bir tebessüm, en ağır sözü unutturabilir.
Bu yüzden kendimize şu soruyu sormamız gerek: Gerçekten tartışmaya değer mi?
Trafikte, sokakta, otobüste, sosyal medyada... Her lafı üzerimize alınıp, her sözle savaş açarak ne kazanıyoruz?
Belki de artık bir şeyleri büyütmemeyi öğrenmeliyiz. Bazen sadece gülümsemeyi, geçip gitmeyi... Ve en önemlisi, haklıyken bile susabilmeyi.
Çünkü bazen asıl zafer, hiçbir savaşa girmemektir.