Ben eli dolu gideni görmedim.
Nice insan gömdüm.
Nice defni izledim.
Zengini, fakiri, amiri, memuru...
İşçisi, dişçisi, aşçısı...
Genci ve yaşlısıyla nice ölüm izledim.
Kimsenin kefeni dışında bir şeyle gömüldüğüne de tanıklık etmedim!
Üstelik her defin öyle hızlı ve aceleyle oluyor ki anlatamam...
Sanırsın, inşaatta şab atan işçiler.
Dünya böyledir...
Alır, içine çeker, bağrına basıyor sanırsın ama nafile...
O içe çekiş, ölümün kucağına itişe dönüşür.
Sebep ne olur bilinmez.
Rahman insan için ne diler görünmez!
Mahkeme sağlam ötede...
Ne torpil işliyor, ne de başka bir şey!
Bir bir itiyoruz sevdiklerimizi ölümün soğuk kucağına...
Belki de tam olarak iman etmiyor, inanmıyoruz ölüme!
Yoksa bunca gidiş insanı düzeltmeye yetmez mi?
Bunca ölüm ibret olmaz mı?
Toplum her geçen gün, her anlamda biraz daha biter mi?
Vallahi ölümü idrak etsek, ölüme iman etsek, çoğu şey düzelir!
Ama inanmıyoruz işte...
Üstat Necip Fazıl diyor ya:
Minarede "ölü var!" diye bir acı salâ...
Er kişi niyetine saf saf namaz... Ne âlâ!
Böyledir de ölüme kimse inanmaz hâlâ!
Ne tabutu taşıyan, ne de toprağı kazan...
Kur'an her ne kadar "dünya aldatıcı bir metadan ibarettir" dese de o aldatıcı metaya aldanmayı tercih ediyoruz.
Bir bir eksiliyoruz dünyadan ama yine de idrak etmiyoruz.
Son eksilenlerden biriydi Yusuf Çakmak.
Erdal Çakmak'ın babası...
Ne götürdü?
Nasıl gitti?
Şimdi ne yapıyor diye merak dahi etmiyoruz!
O gitti...
Geriye kalanlar işlerine döndü.
Hayat devam ediyor...
Ne oğulları, ne malı...
Hepsi burada.
Sevdiklerinden mezarı başında bir tek gün bekleyen biri olmadı.
Hiç kimsenin olmayacak!
Herkes kendisiyle ne götürdüğüne bakmalı!
Rahman'ı razı etmeli!
O'na kulluğu en öne almalı!
İnsan unutmamalı...
Unutmamalı ki, geride bırakılan her kelime, bir sonraki adımı daha anlamlı kılacak bir mirastır.
Değer verdiğimiz esas şeyin ne olduğunu hatırlamak, hayatın en büyük sınavıdır.
Bu sınavı atlatırsak ne alâ...